Ana Sayfa » RÖPORTAJLAR » Bir mübadele göçmeninin anıları...

Bir mübadele göçmeninin anıları...

Halen yaşayan ‘mübadele göçmeni’ sayısı çok azaldı. O yıllara ait bilgileri, şimdi onların çocuklarından alıyoruz. İçlerinden birisiyle maziden kalanları konuştuk…

 
 
Bir mübadele göçmeninin anıları...

BİR MÜBADELE GÖÇMENİNİN ANILARI

Selanik Selanik viran olası.
Taşını toprağını seller alası.
Sen de benim gibi yarsız kalası.


Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver.
Al başımdan bu sevdayı götür yare ver.


Selanik içinde sela’m okunur.
Sela’mın sedası cana dokunur.
Gelin olanlara kına yakılır.


Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver.
Al başımdan bu sevdayı götür yare.

Halk türküsü

 

Röportaj: Hüseyin GENÇ   

 

Sayın Hüseyin Özkan sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

Mübadil göçmeni bir babanın oğluyum.

Aslında 1930 yılında doğmuşum, fakat ihmalkârlıktan, iki yıl boyunca nüfusa kaydım yaptırılmıyor. Bu nedenle nüfus cüzdanımda doğum tarihim; 10 – 07- 1932 olarak geçiyor. Doğum yerim; Sivas’ın Suşehri ilçesine bağlı Göz köyüdür. Ben doğduğumda babam Ankara’da işçi olarak çalışıyormuş. Benim doğum haberimi alınca, bir kg. tahin helvası ve iki sıcak ekmek alarak birlikte çalıştığı arkadaşlarına ziyafet çekiyor.

Zor şartlarda büyüdük. İlkokulu bitirdikten iki yıl sonra ; 25- Ocak- 1947’de yapılan sınavları kazanarak; Sivas’ın Yıldızeli ilçesinde bulunan ‘Pamukpınar Köy Enstitüsü’nün önce uygulamalı 5. sınıfa alındım. Sonra 6 yıllık okulu bitirip öğretmen oldum. Öğretmenlik yaparken evlendim. Birçok il ve köy dolaştım. Okurken ve öğretmen olduktan sonra başımdan birçok ilginç olaylar geçti. O da ayrı bir konu. En sonunda Bursa’da çalışırken emekli oldum.

 

Ailenizi tanıyabilir miyiz?

 

Ailem ‘mübadele göçmeni’. Atatürk’ün doğup büyüdüğü topraklardanız yani. Annemden,babamdan ve amcalarımdan o yöre ile ilgili pek çok şeyler duyup öğrendim. Oraları hep merak eder dururum. Ölmeden önce, bir gün; nasip olursa atalarımın doğup büyüdüğü o toprakları gidip görmek niyetindeyim. Göç ettikleri yer Yunanistan’ın Selanik vilayetinin Karalar kasabasının Kırımşa köyü. XIX. yy. ın son çeyreğinde doğan ve Koca Reşit diye anılan dedem, oradayken vefat etmiş. Dedemin eşinin yani babaannemin adı Hayriye. 1951 yılında, vefat etti. Geldikleri yerle ilgili ondan çok şeyler duydum çok şeyler öğrendim. Babamlar 6 kardeşler. Kardeşlerden dördü erkek, ikisi kız. Yola çıktıklarında babam ve Nurettin amcam bekar, halalarım evli. Babam 1910 doğumlu. ‘Anavatan’a, 14 yaşında genç bir delikanlı olarak ayak basıyor. Burada evleniyor. Annem 1938’de 28 yaşında iken bu dünyaya veda ediyor. Beni anneannem büyüttü. Babam 1980’de hayata gözlerini yumdu. Amcalarımın ve halalarımın yaş sırasına göre adları şöyle: Bilal, Selahattin, Nazike, Nevriye, Nurettin ve en küçükleri olan babamın adı da Ramadan’dır. En büyük amcam Bilal; Dedemin ilk eşinden. Oradayken ziraatla uğraşıyor, tarlalarımızı ekip biçiyormuş. Selahattin Amcam 200 koyunluk sürüyü güdüyormuş. Nurettin Amcam değirmenimizi çalıştırıyormuş.

                                              

Ailenizin Selanik’ten göç ettikleri köy nasıl bir yermiş?

 

Babamdan duyup öğrendiğim kadarıyla anlatayım:

Ailemizin Selaninik’ten göç ettikleri köy; 400 hane kadarmış. Bir aileyi 5 – 6 kişi kabul edersek, bu 2000’den fazla bir nüfusa tekabül ediyor. Büyüklerim; toprağının sulak ve verimli olduğunu söylerlerdi. Daha çok küçükbaş hayvancılık yapılan bir yer. Tam bilmiyorum ama atalarımız Anadolu’dan gitme Yörüklerden olsa gerek! Ailemiz oradayken oldukça varlıklı. Mal mülk sahibi. Geniş toprakları var. Anlıyacağın az önce söylediğim gibi hem çiftçilik yapıyorlarmış hem de koyun bakıyorlarmış. Ayrıca bir su değirmenleri varmış.

Dedemin ailesi köyde ve çevrede sayılan, sevilen insanlarmış.

Köyde yalnızca Türkler yaşıyormuş. Aile fertlerimiz Rumca, Bulgarca, Pomakça, Makedonca veya Arnavutça bilmezlerdi. Anlattıklarımdan anlaşılacağı üzere; köyümüzün nüfusu tamamen Türklerden oluşmaktaymış.

 

Gelirken o kadar malı mülkü ne yapmışlar?

 

Gelirken 200 koyun, o kadar arazi, bağ bahçe, ev, taşınmayan mal mülk, yani ne varsa hepsini Rumlara bırakmak zorunda kalmışlar. Türkiye’ye gitmek üzere köyden ayrılıp Selanik limanına doğru yol alırlarken, koyunların ve büyükbaş hayvanların ahırda kapalı kaldığını hatırlamışlar! Nurettin Amcam, hayvanları kıra salması için geri gönderilir. Amcam koşa koşa köye döner ve denilenleri yerine getirerek tekrar kafileye katılır. Evler tamamen boşalmış, köy hayalet bir yerleşmeye dönmüş. Çoluk çocuk, genç yaşlı; onları nasıl bir kaderin beklediğine aldırmadan herkes yollara dökülmüş. Gözyaşları içinde Selanik’e doğru ilerlemeye devam ederler.

 

Oralarda kötü olaylar yaşamışlar mı?

 

Mübadeleden evvel, Balkan Harbi sırasında mı yoksa I. Dünya Harbi sırasında mı tam bilemiyorum! Bizim köyün yakınına bir askeri birlik kamp kuruyor. Bazı askerler, kırda koyun otlatan Nurettin amcamla samimiyet kuruyorlar ve ara sıra: ‘Salidin bize bir kuzu ver’ diye istekte bulunuyorlarmış. Bir tane veriyor. Çok geçmeden bir daha.. Bir daha.. Derken amcam kopillerin (Hıristiyan Rum çocuklar veya gençler) bu isteklerinden bıkıp usanıyor. Bir gün iki kopil gelerek bu sefer bir koç isterler. Amcam bu kez: ‘Olmaz, veremem’ der. Aralarında tartışma çıkar. Üzerine saldırırlar. Tekme tokat vurmaya başlarlar. Canı yanan Amcam bıçağını çekerek birini yaralar ve koyunları kırda bırakarak eve kaçar. Vaziyeti anlatır. Böyle böyle oldu der. Babaannem köylerinden yol iz bilen birine, 20 koyun vereceğini vaad ederek, oğlunu Türkiye’ye kaçırmasını ister. Adam kabul eder. Amcam köyden ayrılırken Dedem, kendisine üç dört altın veriyor. Klavuzluk yapacak kimse; amcamı eşini ve iki yaşındaki kızlarını alıp dağ tepe aşırarak birkaç günde Meriç kıyısına götürüyor. Amcam adama, içinde: ‘Türkiye sınırına geldik Biraz sonra Meriç’i geçeceğiz. Bizi merak etmeyin. Sizi unutmayacağım. Türkiye’ye gelmenizi dört gözle bekleyeceğim. Selamlar..’ yazan bir pusula verir. O şahıs, amcamın Türkiye toprağına geçtiğini gördükten sonra tekrar köye döner ve pusulayı vererek, 20 koyunu alır. Selahattin Amcam böylece hapse girmekten kurtulur. Hem de bizden önce Türkiye toprağına ayak basmış oluyor. Sonraki yıllarda da bu tür olaylar durmamış. Çapulcu Rum askerleri Türk köylerine baskınlar düzenleyerek erkekleri toplayıp götürüyorlarmış. Öldürdükten sonra; ‘ herkes gelip kocasının cenazesini alıp götürsün’ diye kadınlara haber salıyorlarmış. Aslında bu bir tuzakmış! Kadıncağızlar olay yerine varınca, saldırıya uğruyorlarmış. Örneğin: Annemin babası (Dedem), az önce anlattığım şekilde öldürülenler arasındadır. Sonrasında Babamın babasının yaşadığı köydeki ve diğer çevre köylerdeki sağ kalan erkekler tedbir alarak bunları köylerine sokmuyorlar. Köy yakınlarındaki ceviz ağaçlarından beriye geçirmiyorlar o çapulcuları.

Oradan ayrılırken de; gidenlerin üzerleri Rumlar tarafından didik didik edilmiş. Kadınlar aranmadığı için, şalvar paçalarının ve diz altına kadar inen donlarının içine saklıyorlar altınları. Kıymetli eşyalarının bir kısmını bu şekilde kurtarabiliyorlar.

 

Göç olayı nasıl gerçekleşmiş?

 

Rahmetli babam şöyle anlatırdı:

“400 hanelik köyün insanları, atlarla, arabalarla Selanik’e gidip limanda toplandık. Daha başka köylerden, kasabalardan ve kentlerden kopup gelenlerle birlikte rıhtıma doluştuk. Ortalık anababa gününe dönmüştü. İnsancıklar endişeli yüzler ve korku dolu gözlerle etrafı süzüyorlardı. Tam dört gün orada aç sefil, bizi Türkiye’ye götürecek vapurun gelmesini bekledik. Sonunda vapura tıklım tıklım doluşarak denize açıldık. Tanrı kimseyi evinden yurdundan etmesin. Muhacirlik zor şey. En çok da çocuklar acı çekti bu yolculuk sırasında.

Vapur önce Tekirdağ limanına demirledi. Burada vapuru boşaltmamızı istediler. Lakin burası Yunanistan sınırına yakın olduğu için bu isteği kabul etmedik. Bizi Anadolu’nun ortalarına bir yere götürmelerini söyledik. ‘Yunan sınırına uzak bir yer olsun’ dedik. Zorlamalara karşı koyduk. Başaramayacaklarını anlayan yetkililer, vapuru İstanbul’a doğru yollandırdılar. Yolcuları Yeşilköy sahillerinde indirmek istediler bu defa da. Kıyı bataklıktı ve ortalık sivrisinek kaynıyordu. Burayı da beğenmedik ve vapuru da terk etmedik. Bu arada; birisi mi bildirmiş yoksa tesadüfen mi öğrenmiş, orasını tam bilemiyorum. M. Kemal bizim köyün halkının Türkiye girdiğini öğrenmiş ve tüm ailelerin aynı yere iskan edilmeleri emrini vermiş. İstanbul rıhtımına yanaşan vapurdan yine inmedik. ‘Biz bu koca şehirde ne yapalım? Bizi çiftçilik, hayvancılık yapacağımız bir yere götürün’ dedik. Vapur Boğaz’dan geçerek Karadeniz’e açıldı. Dalgalar arasında saatlerce yol aldık. Yorgunluktan ve açlıktan bitkin bir haldeydik. Anavatan uğruna bunca çileye katlanmıştık. Bunu ancak yaşayanlar bilir. Biz para pul, mal mülk peşinde değildik. Ertesi gün vapur yine bir limana yanaştı. Kaptan: ‘Burası Türkiye’nin sonu, artık burada inmek mecburiyetindesiniz’dedi. İster istemez kabul etmek zorunda kaldık. Vapur kısa sürede boşaldı. İnenler ve özellikle de yaşlılar toprağı öpüyorlardı. Sonradan öğrendik ki, meğer burası Samsun’muş! Çaresiz ve şaşkınlık içindeydik. Ne yapacağımızı, nereye gideceğimizi kestiremiyorduk! Buradan çil yavruları gibi Anadolu içlerine doğru dağıldık. O dağ senin bu dere benim misali kafileler halinde rastgele yol alıyorduk. Böyle gide gide yorgun düştük. Artık neresi olursa olsun bir yere yerleşmek istiyorduk. Aileler: Samsun, Bafra, Havza, Amasya ve Çorum’un Mecitözü ilçelerine dağıtılıyorlardı. Bizim aile Mecitözü’ne gönderiliyor. Kaymakam bizi kabul etmek istemedi. Bizimle birlikte gelen bir aile reisi kaymakama giderek: ‘Bizi neden kabul etmek istemiyorsun? Şimdi ben M. Kemal’e telgraf çekip seni şikayet edeceğim. Sen gününü görürsün’ der ve oradan ayrılır. Kaymakam arkasından adamlar göndererek: ‘Telgraf çekmesin. Onları istedikleri yere vereceğim’ der. Bundan sonra bizi Görücek köyüne iskan ediyorlar.”

 

Sonra neler olmuş?

Sonrası, Selanik’te kalan taşınmazların tapularını getirmedikleri için, bunların karşılığı olan malları tam alamıyorlar. Sadece nüfus başına verilen 12,5 dekar araziyle yetinmek zorunda kalıyorlar. Bu arazi de Selanik’teki köyümüzün arazisi kadar verimli değil. Kıraç, bozkır bir yer. Buğday ve arpadan başka bir şey olmuyor. Evli olanlara ayrıca ev veya uzun vadeli ev kredisi veriliyor. Ailemiz bu iskan oldukları yere temel atıyorlar.

 

Babanız daha başka neler anlatırdı?

Bir de şöyle bir şeyi dile getirirdi hep.

“Köye yerleştikten bir zaman sonra ortalıkta bir söz dolaşır oldu. Okumak isteyen mübadil çocuklarının Ankara’ya gelmesi isteniyordu. Bu haberin aslı astarı var mı yok mu? O da tam değil. O zaman köyde okul da yok. Bunun üzerine Ankara’ya gitmeye karar verdim. Annem bana harçlık olarak birkaç altın vererek başkente uğurladı. O sırada 15 yaşında toy bir delikanlı olarak yollara düşütüm. Ankara’ya varınca kendime uygun bir okul aradım. Çeşitli yerlere başvurdum ancak ilkokul için yaşım büyük olduğundan hiçbir yere kabul edilmedim. Ankara’da bir süre kaldıktan sonra, jandarma komutanlığına giderek köyüme dönebilmem için onlardan yardım istedim. Bizden daha önce Türkiye’ye gelmiş olan Selahattin Ağabeyimin Sivas taraflarına yerleştiğini biliyordum. Oraya gitmek istediğimi söyledim. Bana her türlü yardımı yaptılar. Sivas’a yolcu ederken; nerelerden geçeceğimi ve nasıl hareket etmem gerektiğini anlattılar. Sora sora, düşe kalka Sivas’a vardım. Burada yaptığım araştırmaya göre; ‘mübadil göçmenlerinin Suşehri (Endirese) ilçesine gönderildiğini öğrendim. Bir daha yollara düştüm. İlçeye varınca hastalandım. Bu kasabaya yerleşen mübadiller bana sahip çıktı. Beni tedavi ettirdiler ve korumaları altına aldılar. Sonunda Selahattin kardaşımın Göz köyüne yerleşmiş olduğunu öğrendim.

Oradan Göz köyüne gönderildim. Kardaşımla buluştuk. Onların yanında kalmaya başladım. Kasaba ileri gelenleri, Mübadilleri Yerleştirme Kurulu’ üyeleri ile görüşerek, bana da Göz köyünde iskan olmuş gibi 12,5 dekar tarla ve oturacak ev verilmesini sağladılar. Burası kıraç bir yer. Halkı fakir. Çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşıyorlar. Köy halkının önceki nüfusunun yarıya yakını Rum asıllı olduğundan Yunanistan’a gönderilmiş. Geride kalan yerli halk ise mübadillerle birlikte yaşamaya başladılar. Yerlilerle uzun yıllar kaynaşamadık. Biz, muhacirlere iyi gözle bakmıyorlardı. Bizi neredeyse Hıristiyan Rumlarla bir tutuyorlardı. Zaman zaman da ‘gavurdan dönmeler’ diye hitap ediyorlardı. Bu şekildeki davranışları bizim çok gücümüze gidiyordu. Bütün çile ve hakaretlere rağmen yerli halkla çatışmalara girmedik. Böylece onlara da iyi örnek olduk. Zamanla aileler arasında gidip gelmeler oldu. Bayramlarda ve düğünlerde Rumeli yemekleri yapmamızı ister oldular. Onlar da bize karşı yumuşadılar. Bizden bazı şeyler öğrenmeye başladılar. Örneğin: Yemeklerini kadın erkek ayrı ayrı yerlerdi. Ayrı odalarda otururlardı. En az bir ay yenecek kadar yufka ekmeği pişirirlerdi. Bu gibi adetleri yavaş yavaş değişmeye başladı.

Bu köye yerleşen mübadil muhacirlerinden Ferik Dayı’nın şu benzetmesi iki toplum arasındaki ayırımı çok güzel açıklar: “Yerli ile muhaciri bir kazana koymuşlar, kırk yıl kaynatmışlar sonra kazanı boşaltınca görmüşler ki ‘Yerli’ ile ‘Muhacir’in kemikleri ayrı ayrı yerlere dökülmüş.”

 

Yeni geldiği o köydeki yaşamı nasıl geçmiş?

Amcam birkaç yıl sonra kardeşi Ramadan’ı yani babamı burada evlendiriyor. O da çoluk çocuğa karışıyor. Babaannemin Selanik’ten ayrılırken verdiği altınlarla inek, öküz ve at alıp çiftçilik yapmaya başlıyor. Kendilerine tahsis edilen iskan hakkı haricinde, hazine arazilerini ve daha başka tarlalar da kiralayarak toprağı ekip biçiyorlar. Babamlar gibi çalışkan üç dört aile çıkıyor. Diğer muhacirler fakirlikten çok sıkıntı çekiyorlar. Öyle ki; adamın evinde bir merkebi ile bir öküzü var. Kimi kere bunları sabana veya arabaya koşuyor. Kimi kere de komşusunun ya da bir tanıdığının tek öküzünü ödünç alıp kendi öküzüyle birlikte koşuyor. Çiftçiliği ve işlerini böyle böyle yürütüyorlar. Ben bunları hep görüp yaşadım. Civardaki arazisi sulanan köyler biraz daha varlıklıydı. Oralara çekine çekine işçi olarak gidilirdi. Günlük 50 kuruşa, yarım gün 25 kuruşa işe gidenleri çok iyi biliyorum. Fasulye ekilen tarlalara hasattan sonra, giderek dökülen fasulyeleri tane tane toplardık. Bu sıkıntılar 20 yıl boyunca devam etti. Çevreyi ve Tükiye’yi az çok tanıyıp öğrenmiştik. O ilk yıllarda, üzerimizde hissettiğimiz baskı ve korku artık yok olmuştu.Yerli komşularımıza da ısınmaya başlamıştık. İş kız alıp vermeye kadar gitmişti. Ayrı gibi duran iki toplum birbirini anlayıp tanımaya başlamıştı.Yunanistan’ da iken çekilen çileler de unutulmaya yüz tutmuştu.

Kasabamızın pazarı perşembe günleri olurdu. Pazara gidenlerin çoğu litrelik şişelerle gazyağı, tuz, yağ ve birkaç tane de kınalı şeker alıp dönerlerdi. Parasızlıktan istesek de başka şeyler alamazdık.

Çocukları büyüyen aileler gençleri Ankara, İstanbul ve İzmir gibi şehirlere göndererek para kazanıp biraz olsun rahatlamaya çalıştılar.

           

Mübadillerin hayalleri:

 

Ne yazık ki mübadillerin gerçekleşmeyecek güzel bir hayalleri vardı. O da şuydu:

Mustafa Kemal Atatürk, ‘er veya geç Selanik’i alacak ve biz de köylerimize geri döneceğiz hayaliyle yaşadık hep. Bu hayallerinin gerçekleşmeyeceğini anlayan gurbette çalışan gençler, zamanla evini barkını satarak çalıştığı büyük şehirlere göç ettiler. Bu ikinci göç yıllarca devam etti. Köyümüzdeki 80 hane ‘mübadil göçmeni’nden geride sadece 10 hanesi olduğu yerde kaldı. Sonraki yıllarda çok kimse ‘iş için’ büyük şehirlere akın etmeye başladı. Köy neredeyse boşaldı gibi bir şey. Bugün köyümüzde toplam olarak 40 hane kalmıştır. Bunların da çoğu yaşlı.

Muhacir dediğimiz insanlar, kaynayan bir kazana benzer. Dertlerini üzüntülerini hep içlerine atarlar. Bedenleri acı ile yoğrulmuştur. Kolay kolay herkese açılamaz. Kazanın kapağı açılmadan içinde ne olduğunu bilemezsiniz.

Annenizden babanızdan duyduğunuz o günlerden kalan, bir türkü veya mani biliyor musunuz?

 Babaannemin söylediği bir mani vardı. Yanılmıyorsam sözleri şöyleydi:

Çarşıdan alırım tuzu.

Drama’dan almayın kızı.

Alırsan Selanik’ten al,

Hem tadı olur, hem tuzu.

Arada bir de mutfakta ya da tarlada ‘Selanik Türküsü’nü mırıldandığını hatırlıyorum.

Çalın davulları çaydan aşağı.

Suyumu kaynatın kazan dolusu.

Mezarımı kazın a dostlar, belden aşağı.

Altın kazma gümüş kürek ile açın toprağı.

Üzerime koyun, a dostlar bir gül yaprağı.

Aman felek, zalim felek, üç gün ara ver.

Al başımdan bu belayı, götür yare ver.

Ne güzel söylemiş, duygulandım!.. Benim tanıdığım bir ‘mübadele göçmeni’ aile var. Selanik’ten vapurla Mersin limanına gidiyorlar. Akrabalarının bir kısmı oradan Adana’ya gidip yerleşiyor. Bir kısmı Osmaniye’ye temel atıyor. Bir kısmı da batıya doğru yönelerek yerleşecek uygun bir yer aramaya başlıyorlar. Derken Akşehir’e gelince birisi orada kalıyor. Bir diğeri Afyon’un Sultandağı ilçesine yerleşiyor. Biri de Yalova’nın bir köyünü mesken tutuyor. Sizin aile de böyle dağınık bir halde midir?

Göçmenler freni patlamış bir araba gibidir. Nereye çarpacağı, nerede duracağı belli olmaz! Evet. Bizde aynen anlattığınız aile gibiyiz. Kalabalık ailemizden amcamlar ve halamlar İstanbul, İzmir, Samsun ve Çorum gibi ayrı ayrı illere dağılmış vaziyettedirler. Öteki akrabaların da her biri bir yerde. Bir kısmının izini kaybettik. Ailemiz parçalanmıştır yani. Başka yerlere göç edenlerden, bildiklerimizin hemen hepsi maddi durumlarını düzeltmiş, arkadan gelen yeni nesiller gayet iyi eğitim görmüşlerdir.

Türkiye’ye gelen mübadillerin; 1930 yılı doğumlu çocuklarından biri olarak, Mudanya’da evlatlarımla ve torunlarımla birlikte mutlu bir yaşam sürmekteyim.

Akrabalarınızla aranızda gidip gelmeler oluyor mu?

Eskiden sıktı. Lakin büyükler vefat edince seyrekleşti. Son yıllarda pek olmuyor. Herkes kendi kabuğuna çekildi. Ama ben ‘mübadil göçmeni’ olduğumu unutmadım. Çocuklarıma ve torunlarıma bunları anlattım. ‘Soyunuzu, kökünüzü, nereden geldiğinizi unutmayın’ diye tembihte bulundum.

Kemal Yalçın’ın; ‘Birzamanlar Yayıncılık’tan çıkan ‘Emanet Çeyiz’ adlı romanında sizin bu anlattıklarınıza benzer pek çok öykü var. Anadolu’dan Yunanistan’a giden Hıristiyan Rumlarla, Yunanistandan Anadolu’ya gelen Müslüman Türkler anılarını anlatıyorlar. Aralarında, sizin atalarınızın geldiği ‘Kayalar’ kazasının köylerinden olanlar da var. ‘Kayalar’ın asıl adının ‘Kaylar’, şimdiki adının da ‘Ptolemaida’ olduğunu biliyor muydunuz? Çok ilginç olaylar yaşanmış o zamanlar. Bu kitabı okudunuz mu? Okumadınızsa tavsiye ediyorum. Sanırım okurken keyif alacaksınız. Çocuklarınıza da okutun.

Hayır, okumadım ama en kısa zamanda bulup okuyacağım. Anlattıklarınız ilgimi çekti.

Nazım Hikmet’in bir şiirinde dediği üzere:

‘Yaşamak; bir ağaç gibi tek ve hür.

Ve bir orman gibi kardeşçesine.’

Bir ağaçtan orman olmaz. Aynı cins ağaçtan meydana gelen orman da yeknesak olur. Güzel olan çeşitli ağaçlardan meydana gelen ormandır. Farklılıklar topluma güzellik katar. İnsanların nerede yaşadığı pek de önemli sayılmaz. Önemli olan insanların birbirlerinin haklarına ve kültürlerine saygı göstererk kardeşçe yaşamaları değil midir?

Doğru söylüyorsunuz. Keşke bu acılar hiç yaşanmasaydı. Herkes mutluluğu bulunduğu yerde arasaydı belki daha iyi olurdu.

Peki, teşekkür ediyorum. Bundan sonraki yaşamınızı sağlık ve mutluluk içinde geçirmenizi diliyorum.

 

 

 

İlgili Haberler
left
right
 
 
28 Aralık 2014 Pazar 20:33
 
 
(0 Yorum Yapıldı)Yorumlar
<p>Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.</p>
 
Bu Kategorideki Diğer Haberler
 
 
 
Röportajlar
Geri İleri
 
 
Yazarlar
Yazarlar RSS Beslemesi
 
 
Anket
Bursa'nın marka değeri sizce hangisi?
Uludağ
Yeşil Türbe
Ulu Cami
Muradiye Külliyesi
Cumalıkızık
Kaplıcalar
Emir Sultan
Karagöz ile Hacivat
Kapalıçarşı ve Hanlar
Bursaspor
 
 
 
 
 
Arşiv
 
 
Kurumsal

İçerik

Haberler

Yerel Yönetim

Teknoloji

Yukarı Çık