Ana Sayfa » RÖPORTAJLAR » “Çocukluğumun Bursa'sını çok özlüyorum”

“Çocukluğumun Bursa'sını çok özlüyorum”

 
 
“Çocukluğumun Bursa'sını çok özlüyorum”

Emektar Tarih Öğretmeni Şükrü Bilen ile

Bursa üzerine nostaljik bir söyleşi

 

Fevzi ŞEN

Kent Kültürü Araştırmacısı

 

 

 

“Çocukluğumun Bursa’sını çok özlüyorum”

‘’Çocukluğumda, Bursa’da trafik denen olay yoktu. En uzun mesafe, Emirsultan- Çekirge arasıydı, yürüyerek bir saatte almak mümkündü. İşe, okula, çarşı-pazara, yayan gidilebilinirdi. Hıdrellezler, tabiatla kucaklaşmanın başlangıcı olurdu. Tatillerde, şehir yakınlarındaki Değirmenlikızık, Fidyeyekızık, Pınarbaşı, Atıcılar, Hürriyet gibi mesire yerleri insan kaynardı. Nüfus az olduğundan Bursalılar genellikle birbirlerini tanırlardı. Örneğin, Atatürk Caddesi’nde Postane- Setbaşı/Mahfel arasında volta atardık. Birçok kişiyi o caddede, turlarken görürdük, selamlaşır, ayaküstü konuşurduk. Arkadaşlık, komşuluk ve hısım akrabalık ilişkileri samimiydi, candandı. Böyle bir Bursa özlemle hatırlanmaz mı?’’

 

Arkadaşım Şükrü Bilen ile ilkbaharın kendisini iyiden iyiye hissettirdiği, erik ağaçlarının çiçeklendiği, insanların kendilerini sokağa attığı güneşli bir günde (10 Mart 2018 Cumartesi), Tahtakale Meydanı’nda, Çaybahçesi’nde buluştuk. Bursa üzerine nostaljik bir söyleşi yaptık. Umarım ilginizi çeker.

 

 

Şükrü Bey kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

 

-Şükrü Bilen 1950’de Bursa’da doğdum. Göçmen bir ailenin çocuğuyum. Annem ve babam, Balkanlar’dan göç edip, Bursa’ya yerleşmişler. Babam Mustafa Bilen (1924-2005) Bulgaristan göçmeni. Kırcaali’nin Salman köyünden ailesiyle birlikte, 1934’te Anavatan’a göç etmişler. Adapazarı Mağara köyüne iskân edilmişler. Tütüncülük yapılmadığı gerekçesiyle orasını terk edip Bursa’ya gelmişler, ama tütüncük yapmak yine de nasip olmamış.

 

Beşevler’in beşinci evini dedem yaptırmış…

 

Bursa’nın Beşevler Semti’ne adını veren, beş evden beşincisini dedem yaptırmış. Bu bilgiyi, evlenme evraklarımı tamamlarken, o dönemin Beşevler muhtarından öğrenmiştim. Dedem Mustafa Bilen (1892-1962) şehre uzak diye burasını satmış. Doğanbey Mahallesi’de 2 katlı, bahçeli bir ev satın almış. O evde bir süre, dedem ve amcamlarla birlikte hayatımızı sürdürdük. 1960’lı yılların başlarında buradan Fevzi Çakmak Caddesi geçirilince, benim de doğduğum o evimiz, belediye tarafından istimlak edildi. Alan, bir süre şimdiki Kent Meydanı’na kadar boş, atıl kaldı. Belediye orasını, birkaç sene kurbanlık pazarı yaptı. Kurban Bayramı’na 15 gün kala, tahta ve ağaçlarla kotralara böldü, kurban satıcılarına tahsis etti. Evimizin istimlak bedeliyle, Çınar Mahallesi’nde (21 bin liraya) yeni bir ev satın aldık, amcamlardan ayrıldık. Şehrin yeni oluşan kenar mahallesine yerleştik. Hanım’ın Çiftliği’ne komşuyduk. Şimdiki Çınar Lisesi karşısındaki Altıkurnalar'dan suyumuzu tedarik ederdik. Altıkurna suyu artezyendi, hâlen akmaktadır.

 

Annemin ailesi, Makedonya-Doyran’lı Yörük. Mübadele göçmeni. 30 Ocak 1923 yılında imzalanan ‘’Türk-Rum Nüfus Mübadelesine İlişkin Sözleşme” kapsamında Türkiye’ye gelmişler. Sözleşme; İstanbul Rumları ve Batı Trakya Türkleri hariç, Türk topraklarında yerleşmiş Rum-Ortodoks dininden Türk uyruklular ile Yunan topraklarına yerleşmiş Müslüman dininden Yunan uyrukluların zorunlu değiş-tokuşunu kapsıyordu. Balkan Savaşları sonrasında, Balkan ülkeleri birer birer elden çıkarken, bir kısım soydaşlarımız, Osmanlı tebaasını, Ege, Marmara ve Karadeniz limanlarına taşımakla ünlenmiş Gülcemal vapuruna binip, İzmir’e gelmişler, Söke’ye yerleşmişler, oradan da Bursa’ya, Demirkapı Mahallesi’ne… Demirkapı Rumları, Kurtuluş Savaşı sonrasında, Yunanistan’a kaçıp, Selanik’e yerleşince, onların boşalttığı bu mahalleye, Selanik’ten gelen 18-20 hane göçmen getirilmiş. Annem o mahallede, Faik Yılmazipek’lerin iplik fabrikasında çalışmış. Bursa’nın ilk ipek fabrikalarından biri burada bulunmaktadır. Fabrika Demirkapı Kilisesi’nin hemen karşısında, kozaklık ve ipek fabrikası olarak kullanılan, altı adet binadan ve tuğla bir bacadan oluşmaktadır.

 

İkinci Dünya Savaşı sırasında, 1944 yılında babam askere çağrılmış, 3 yıl askerlik yapmış, askerlik dönüşü 1949’da bir ahbabının arabulucuk yapması sonucu annemle evlenmiş. 1950’de ilk çocukları ben dünyaya gelmişim. Ardından erkek ve kız kardeşlerim doğmuşlar.

 

 

Kırcaali Mahallesi’ne yerleşmeniz nasıl oldu? Mahalleniz ve çevrenizdeki tarihi mahalleler hakkında bilgi verir misiniz?

 

Biz Çınar Mahallesi’nde birkaç yıl ikamet ettik, oradan Kırcaali Mahallesi’ne taşındık. Anafartalar Sokak’ta, (12 bin liraya) tek katlı kerpiç bir ev satın aldık. Kiremitçi Mahallesi merkez mahalle idi. Osmanlı’dan kalma tarihi bir mahalle. Mahallede daha 15. yüzyılda, kiremit, tuğla atölyeleri varmış. Fatih Sultan Mehmet devrinde yaşayan kiremit tüccarı Sinan Bey, bu mahallede ürettiği tuğla ve kiremitleri Bizans’a pazarlarmış. Kiremithanelerin bulunduğu bu mahalleye, ‘Kiremitçi’ denmiş. Mahallede, 60 yıl öncesine kadar çömlek imalathaneleri vardı. Çömlekçilik işini Konya’dan Bursa’ya göç eden, Memduh Kulluk’un dedesi başlatmış, babası Mehmet Amca, amcası Süleyman Amca devam ettirmişler. 2007’de mahalle istimlak edilip TOKİ’ye verilinceye kadar, Kiremitçi Camii'nin güneyinden geçen sokakta, Çömlekhane Sokak levhası asılıydı. Çömlekhane’de hazırlanan toprak ürünler, Çömlekçiler Çarşı’na ve Merkezî Pazaryeri’ndeki muhtelif çömlekçi dükkanlarına buradan taşınırdı. Mahallenin alt tarafında hiç ev yokmuş. 1950’li-60’lı yıllarda mahalleye, muhacirler gelip, arsa alıp ev yapmaya başlayınca, yeni sokaklar oluştu, genişledi, nüfusu arttı. Hacı Yakup, Kırcaali Mahalleleri, ardından Sakarya, Ulumahalle, Kiremitçi’den ayrıldılar.

 

 Çömlekhaneler...

Kırcaali Mahallesi’ne komşu, bir başka tarihi mahalle daha var: Doğan Bey Mahallesi. Mahalle ismini, Yıldırım Bayezid Han’ın ünlü komutanı Doğan Beyden almış. Komutanın kabri de bu mahallede. Yıldırım Bayezid, Doğan Bey’i muhasaradan kurtardı: 1396’da, Niğbolu Kalesi, Haçlı saldırısına uğrar, Doğan Beyin komutanı olduğu kale kuşatılır. Haberi alan Yıldırım, ordusunu toplar, hızır gibi Doğan Beyin yardımına yetişir.. Kuşatmayı yarar, kale burçlarının önüne gelir; -Bre Doğan!.. Bre Doğan!..diye, seslenir ve komutan o sesi tanır. Yıldırım’dan talimat alır… Ertesi gün, 200 bin kişilik haçlı ordusu birkaç saat içinde yok edilir. Doğan Bey böyle bir şahsiyet.

 

Kiremitçi ve Doğan Bey’de evler ahşaptı, çoğunlukla kerpiçti. Her evin kendisine yetecek bahçesi vardı. Bahçe duvarları yüksekti. O evlerde yaşayanların dışarıdan rahatsız edilmeleri söz konusu değildi. Bahçeleri uygun bazı aileler; yiyecekleri, meyve ve sebzeyi avlularında üretirlerdi, desem abartmış olmam. Onların, ayrıca yazlık evlere de ihtiyaçları yoktu; ağaç ve asma altlarına serdikleri hasırlara, kilimlere otururlar, yerler- içerler, icap ederse minder getirip yatarlardı, bunaltıcı yaz sıcaklarından korunurlardı.

 

İlk, orta ve lise öğreniminizi hangi okullarda yaptınız?

 

İlkokulu, tarihi Hocailyas İlkokulu’nda bitirdim. Okul halen, Şehreküstü Mahallesi’nde Zafer Plaza yanında, Bursa Öğretmenevi´nin bitişiğinde, eğitim ve öğretimini sürdürmektedir.

 

Melahat Hanım sınıf öğretmenimiz, Şükrü Bey okul müdürümüzdü. Salih Abi de hadememizdi. O yıllardan acı bir anım var. Şöyle: Bahçe mıcır döşeliydi. Teneffüste yere kapaklanmış, kafam alnımdan yarılmıştı. Hiç unutmam, nöbetçi öğretmen hanım, kanı durdurmak için çok çaba sarf etmişti. Endişelenmişti de… O yıllardan hatırladığım bir başka hatıra da, beşinci sınıfta, tüm derslerden bitirme sınavına girerdik. Başarılı olana diploma verilirdi, olamayanlar bütünlemeye kalırdı. Ortaokullarda da bitirme sınavları vardı.

 

 Bursa Erkek Lisesi hatırası...

Ortaokulu, Osmangazi Ortaokulu’nda okudum. Son sınıfta, tek dersten bir yıl bekledim, ama boş durmadım, eniştemin kasap dükkanında çıraklık yaptım. Ertesi yıl, mezun olunca 1966-67’de Bursa Erkek Lisesi’ne kayıt oldum.O öğretim yılı, ilk defa liseye giriş sınavı yapıldı. Sınavı kazanamayanlar, meslek liselerine kayıt yaptırdılar.

 

Mahalleniz şehir çöplüğü yakınındaymış …

Şimdiki Kent Meydanı şehir çöplüğüydü...

 

Evet, çocukluk yıllarımda, bugünkü Kent Meydanı şehir çöplüğü idi. Şehrin çöpünü, Belediye Temizlik İşleri Müdürlüğü’ne bağlı at arabalı çöpçüler toplarlar, oraya dökerlerdi. Merkezleri, o zamanki metruk Demirtaşpaşa Hamamı idi. At arabalarının ve beygirlerin parkı da orasıydı. Şehrin kasap dükkanlarından getirilen kemikler de buraya yığılırdı. Mahallemizdeki çömlekçiler, o kemikleri fırınlarda yakarlardı. Çöplüğün etrafı tarım arazisiydi, tarlalık-bahçelikti.

Sonraki yıllarda, Belediye Temizlik İşleri Müdürlüğü, Elmasbahçeler'e, şimdiki yeni Büyükşehir Belediye binası karşısına taşındı. Çöpleri, çöp kamyonları taşımaya başladı. Kamyonları da orada park ederlerdi. Toplanan çöpler, Demirtaş Nahiyesi yakınına depolanırdı.

 

Sizin, babanızla seyyar çerezcilik yaptığınızı biliyorum. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

 

Bursa’nın ilk çerezcilerindeniz…

Babam seyyar çerezciydi. Ben de küçük yaşlardan itibaren, ders bitimlerinde, tatillerde babama yardımcı olurdum. O asker dönüşü bu işi seçmişti. Çekirdeği Adapazarı’ndan getirirdi. Evde fırınlar, tuzlardık. Böylece toptancıların sattığı fiyattan ucuza mal ederdik. Nohut ve fıstığı İnegöl-Şehitler köyünden, bazen de, toptancı Şerif Dedeoğlu’ndan alırdık. Onun Dörtyol’da,Tahılhan’da toptan bakliyat ürünü satan dükkanı vardı.

 

Babamın satış yeri belliydi, Kızyakup Mahallesi’nde (şimdi Ebuishak Mahallesi) , meydana bakan, merkez kahvehanenin köşesiydi. Üç tekerlekli camekanlı çerez arabasını oraya çekerdi. Roman vatandaşlar babama, “Hoca” derler, mahalle çocukları da, babamı severler, zarar-ziyan vermezlerdi. Babam esnaflığın gereğini yapardı. Yanına yaklaşan çocukları boş çevirmezdi. Avucuna bir tutam çekirdek yahut nohut alır, ellerine tutuştururdu, göz hakkını gözetirdi.

 

Ben, zaman zaman babama takviye çerez götürürdüm. Roman vatandaşlar beni hocanın oğlu olarak tanırlardı. Bir defasında gittiğimde, babamı arabasının başında bulamadım. Beni, kahveci gördü, “Hoca birazdan gelir, gel bir çayımız iç”dedi. Girmek istemedim, ısrar etti.

 

O gün, Bursa’nın renkli simalarından Ayten’in çayını içtim

 

Rahmetli Ayten, Kızyakup’ta ikamet ederdi. Davulu ile mahalle mahalle, sokak sokak dolaşırdı. Koynunda taşıdığı taşları, kendisine laf atıp rahatsız edenlere savurur; taşlar isabet ettiğinde, yaralanmalara sebep olurdu. O, güleç yüzlü, asabı bozuk bir bayandı. Bu nedenle, Deli Ayten olarak tanınırdı. Çocukluğumun Bursa’sının renkli simasıydı. O gün, rahmetli de kahvehanedeydi. Beni görünce kahveciye: “Hı hı” deyip, işaretle bana bir çay vermesini istedi. Onun konuşma problemi vardı. Sesleri pek çıkaramazdı. Ben itiraz edince kızdı. Yüz ifadesi değişti. Yanındakiler: “İç! Ayten çok kızar ha!” dediler. O gün Ayten’in ısmarladığı çayı içtim. Ayten fazla yaşamadı genç yaşta hayata veda etti. Belediye, Pınarbaşı Mezarlığı’nda ona mezar yaptırdı, mahallesine de heykelini diktirdi.

 

Yazlık sinemalarda da çalıştığınızı biliyorum. Yazlık sinemalar hakkında bilgi verir misiniz?

 

Yazlık sinemalarda çalıştım, okul masraflarımı karşıladım…

 

Babam, yaz akşamları yazlık sinema önüne arabasını çeker, kısmetini beklerdi. Ben de okul harçlığımı çıkarmak için yanından ayrılmazdım. İnci Sineması ile Yolgeçen Sineması çalışma mekanlarımızdı. İnci Sineması Cumhuriyet Caddesi üzerinde İvaz Paşa Camii'nin doğusundaydı. Bahri ve Hakkı Beyler işletirlerdi. Yolgeçen Sineması, Cumhuriyet Caddesi’nde, Koza Han’a çıkan sokakta, Eski Gökçen İş Hanı’ndaydı. Sahibi Memduh Abi idi. Her iki sinema birbirlerine yakındı.

 

1960’lardan 1970’li yılların ortalarına kadar Bursa’da yazlık (Bahçe) sinemalar vardı. Üstü açık, etrafı yüksek duvarlarla çevrili dörtgen biçimli alanlarda faaliyet gösterirlerdi. Yazlık sinemalar orta tabakanın eğlence merkezlerinden biriydi. Hemen hemen her mahallenin bir yazlık sineması vardı. Mahalleli, çoluk çoluk-çocuk yaz akşamları sinemaları doldururlardı. Ay ışığı ve yıldızlar altında açık havada, bazen de üfül üfül esen rüzgârlı günlerde sevdikleri sanatçıları, çevirdikleri filmlerde seyrederlerdi. Trenlerin ve at arabalarının üzerlerine doğru gelişleri, bir kısım insanlarda, özellikle çocuklarda korku yaratır, tehlikeyi bertaraf etme adına, eğilme, sağa -sola sallanma biçiminde sakınma hareketlerine yol açardı. Seyrettikleri film bazen komedi olurdu, sinema kahkahaya boğulurdu, bazen de dram sahneleri karşısında, kendini tutamayan duygusal insanların hüngür hüngür ağlama sesleri duyulurdu. Böylece insanlarımız, o gece günün getirdiği stresi, yorgunluğu unuturlar, rahatlamış halde evlerinin yollarını tutarlardı.

 

Sinemalarda seyircilerin yiyecek içecek ihtiyaçlarına cevap veren büfeler bulunurdu. İçerisinde, buz kalıplarının bulunduğu dolaplarda gazoz, ayran kasaları servise hazır bekletilirdi. Film başlamadan ya da verilen aralarda, “Buz gibi gazoz, ayran var?” deyip, müşterilere servis yapardım. Gazoz kapaklarının peş peşe çıkardığı pat pat sesleri hala kulaklarımdadır. “Gevrek simit, peynirli poğaça, taze pasta var?” diye seyircilerin aralarında gezinip müşterilerden gelecek talep seslerine kulak verir, anında onların isteklerini karşılardım. Bazı geceler, arkadaşım Salim’le gazoz satma yarışı yapardık. Tahta sandalyede oturmak istemeyen hanımefendilere, beyefendilere, 25 kuruşa kiralık minderler verirdim. Film başlayınca kadar da boş durmaz, dışarıda babamla çerez satardık.

 

Sinemadan çok etkilendim. Üniversitede okurken, artist olma sevdasına kapıldım. Ses Dergisi’nin düzenlediği yarışmaya fotoğraf vererek katıldım. Boş zamanlarımda da, Beyoğlu’nda figüranların gittikleri, sanatçı Behçet Necar’ın kahvehanesine giderdim.

 

Liseden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi’ni kazandınız. İstanbul’da, ev ya da yurt bulmada zorlandınız mı? Bursa’dan İstanbul’a nasıl giderdiniz?

 

1969’da üniversite sınavına girdim, kazandım. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’ne kaydımı yaptırdım. İlk iki ay Çeliktepe’de Fehmi Amcamın misafiri olduk. Bizi, evinin bir odasında arkadaşım Ahmet ile misafir etti. Amcam, meslek öğrenmesi için yeğenimi İstanbul’a götürmüş, bir ustanın yanına çırak vermişti. Kiraladığı o evde, birlikte kalıyorlardı. Misafirliği sonlandırmak için ev araştırdık. O çevrede, bir ev kiralayıp, amcamın yanından ayrıldık. Ev sahibimiz yardım severdi. Akşamları bir kucak odunla gelip sobamızı yakar, ısınmamızı sağlardı. Ayrıca, bizimle sohbet eder, ilgilenirdi. O yılarda, hem hısım akraba yardımı gördük, hem de vatandaşın samimi ilgisini.

 

İstanbul’a gidip gelmemiz, otobüs ve vapurla oldu. Kent Meydanı’nın bulunduğu alanda Santral Garaj vardı. 1961’de inşa edilmişti. Şehirlerarası ve ilçelere yolcu taşıyan otobüsler, minibüsler buradan hareket ederlerdi. Dışarıdan gelenler de, burada peronlara yanaşırlar, yolcularını indirirlerdi. O yıllarda, Kamil Koç, Doğan Körfez, Yeni Moda… gibi firmalar İstanbul’a yolcu taşırlardı. Hangisi benim sabah 03.30-04.00’lerde gidiş saatime uygunsa, o otobüse biner, bir, bir buçuk saatte Yalova’da inerdim. Orada İskele’de bekleyen Turan Emeksiz, Büyükada, Paşabahçe, Fenerbahçe… gibi adlar taşıyan yolcu vapurlarından birisine biner, 1.5 saatte Galata İskelesi’ne inerdim. Oradan, önceleri Çeliktepe’ye giden otobüslere binerdim. Daha sonra yurda geçtim. Topkapı’da, Edirne Kapı Öğrenci Yurdu’nda kaldım, oraya giden otobüslerin yolcusu oldum.

 

Biz 68 kuşağıyız. Bizim dönemimizde, İstanbul, Ankara, İzmir ve Erzurum gibi illerde Üniversiteler vardı. Boykot, okul işgali, sağ-sol çatışmaları nedeniyle, rahat bir öğretim göremedik. Bazen öğrenci olaylarının içinde kalır, yaralanmalara tanık olurduk, ölüm hadiselerini duyardık. Olaylar nedeniyle sık sık eğitime ara verilirdi. Bu olumsuz şartlardan çok etkilendim. İlk gurbet yılımda, kısa yoldan hayata atılmayı düşündüm. Astsubay sınavına girdim, kazandım; ama rapor problemi çıktığı için kaydımı yaptıramadım. Okuluma devam ettim, mezun oldum. Tarih öğretmeni ve okul yöneticisi olarak hayatımı sürdürmek varmış kaderimde.

 

 

Fakülte’den 1973’te mezun oldum, ilk göreve Düzce’de başladım, birkaç yıl sonra Bursa’ya tayin istedim. Çınar Lisesi, Uludağ İlköğretim Okulu ve İbni Sina İlkokulu’nda yöneticilik yaptım. Kiminde müdür yardımcısı, kiminde müdür olarak… Meslek hayatımı yönetici olarak tamamladım.

 

Mesleğimi severek yaptım. Öğrencilerim ve meslektaşlarımdan hep sevgi, saygı ve itibar gördüm. Emeklilik hayatımda karşılaştığım öğrencilerimin, elime sarılıp öpmek istemeleri, hal hatır sormaları beni ziyadesiyle memnun etmektedir. Bu durum, yılların verdiği yorgunluğumu bir anda atmama sebep oluyor. Mesleğimizin manevi kazancı çok büyük.

 

Çocukluğunuzda Bursa’da düğünler nasıl yapılırdı?

 

1977’de, ilkokul öğretmeni Zeliha Hanım'la hayatımı birleştirdim. O zamanki Bursa düğünleri, genellikle sokak aralarında, bahçelerde yapılırdı.

 

Kendi düğünümü anlatırsam sorunuza cevap vermiş olurum. Çocukluğumda, severek evlenenler olduğu gibi, benim gibi dünürcüler vasıtasıyla evlenenler de vardı. Kız istenir, hemen ardından söz kesilir, nişan yüzükleri takılır, düğün günü kararlaştırılırdı. Düğün günü yaklaşınca, kız ve erkek tarafı Kapalı Çarşı’ya birlikte giderler, orada takı işini ve damatlık- gelinlik ihtiyaçlarını hallederlerdi. Kapalıçarşı’daki Mobilyacılar Çarşısı’ndan mobilyalar genelde hazır alınırdı. Dairelerinin ölçülerine göre ısmarlama yaptıranlar da olurdu.

 

Nikah Dairesi, Setbaşı Büyükşehir Belediyesi Kütüphanesi binasının bulunduğu yerdeydi. Oraya, nikah evraklarımızı teslim edip, gün aldık. Düğünümüze günler kala, davetliler huzurunda, Kültürpark’ta nikah salonunda nikahımız kıyıldı.

 

Biz sokakta kına, bahçede düğün yaptık...

 

Düğünden bir gün önce, kız evinin önündeki bir sokağı, her iki tarafı çarşafla kapatarak, mahremiyete uygun hale getirip, kına eğlencesi yaptık. Çalgıcı kadın bulmakta zorlanmadık. Çünkü Kızyakup’ta kadın ve erkek sanatçılar babamı ve beni eskiden beri tanırlardı. Para konusunda da sorun çıkarmadılar. “Davetlileriniz yeterince para takarlarsa sorun yok, ayrıca ücret ödemeniz gerekmez! ” dediler. “Yeterli para takılmazsa ben gereğini yaparım” dedim. Hem kına gecemiz, hem de düğünümüz istediğimiz gibi saz, keman eşliğinde söylenen şarkı-türkülerle eğlenceli oldu. Sanatçılara yeteri kadar para takıldığı için ayrıca ödeme yapmadık. Kınada, geline ve isteyen bayanlara kına yakılır, çerez dağıtılırdı, isteyenlere de, eve kına verilirdi.

 

Kırcaali Mahalle’sinde bulunan Bursa Şoförler Derneği’nin bahçesinde düğünümüzü yaptık. O zamanlar salon düğünleri yaygın değildi. Sokak aralarında davul zurna çalınarak davetliler oynatılır, eğlendirilirdi. Kazanlar kaynatıp yemekli düğünler yapanlar olduğu gibi, limonata- pasta ikramı ile mevlitli düğünler yabanlar da vardı. Zengin ve tanınmış ailelerin düğünleri, Çekirge’deki büyük otellerin salonlarında, meşhur şarkıcı ve saz ekibi eşliğinde, kız ve erkek tarafının, davetlilerinin katılımı ile danslı, yemekli yapılırdı.

 

Düğünün sonunda, davetlileri uğurladıktan sonra taksiye atlayıp Kırcaali Mahallesi’nde, Namık Kemal Sokak’taki yeni hazırladığımız evimize gittik. Birkaç yıl içinde, Gazcılar Caddesi üzerinde, mahallemizden bir daire aldık, kendi mülkümüze taşındık. Bir oğlum, bir kızım var. 4 torun sahibiyim

 

Bursa’ya dair unutamadığınız önemli olaylar var mı? Bahseder misiniz?

 

Uludağ Göller Yöresi ve Keşiştepe gezimiz maceralı geçmişti…

 

1970’li yılların başlarında dört arkadaş (Fahri, Ömer, Orhan ve ben) Bursa’yı keşfetme merakına kapılmıştık, fırsat buldukça keşfe çıkardık. Bir defasında Uludağ’ın zirvesini görmeyi arzuladık. Bir yaz günü Santral Garaj’da buluştuk. Belediye otobüsü ile Teferrüç’e, Teleferik İstasyonu’na gittik. Teleferik’e binip Sarıalan’a vardık. Oradan yürüyerek Oteller Bölgesi’ne ulaştık. Telesiyeje bindik, zirveye yakın bir yerde, son durakta indik. Oradan; dik, kıvrımlı, tehlikeli patika bir yoldan yürüdük, Keşiştepe’ye vardık. Tepe, çok rüzgarlı idi. Keşişevi denilen, metruk taş barınakta oturduk. Uludağ’ın otellerini, Keles’in köylerini farklı açılardan seyrettik. Bir arkadaşımız, buraya kadar gelmişken “Göller Yöresi’ne gidelim!” dedi. Mutabık kaldık... Volfram madeninin güney doğusundan, Yedi Göller'e ulaştık. Kilimli, Kara, Aynalı, Buzlu ve Heybeli adını taşıyan gölleri yakından inceledik. Orada, bir çoban ve koyun sürüsü ile de karşılaştık. Çobanla sohbet ettim. Çobana: “Taşlık yerde koyunların ne işi var ?” dediğimde, hayvanlarının buradaki taşlardan tuz yaladıklarını söyledi. Vakti ayarlayamamıştık. Akşam olmak üzereydi. Çoban: “Dönüş için vakit geç oldu, sizi köyümüzde misafir edelim, gitmeyin” dedi. Kabul etmedik. Saat 22.00’de hareket eden son teleferike yetişmek üzere, adeta koşar adım Sarıalan’a yürüdük, son dakikada yetişebildik. Biraz gecikseydik, herhalde istasyonda sabahlayacaktık.. O gün geç vakit evlerimize dönmüş, ailelerimizi endişelendirmiştik.

 

Kanlı Çınar

 

Uzaktan bir akrabamızın oğlu (şimdi Gülbahçe denilen mahallede), askere gitmeden önce bir arkadaşıyla gezmeye çıkmış. Mahalle, o zamanlar bağlık bahçelikti. Bir bahçeden izinsiz meyve koparmış. Bahçe bekçisi müdahale etmiş. Aralarında tartışma çıkmış. “Koparırım- koparamazsın”, tartışması, ölümle bitmiş. Bekçi, delikanlıyı vurup öldürmüş. Allah rahmet etsin. Yanında, cinayet işlenen çınarın adı, “Kanlı Çınar” kaldı. O zamanlar Bursa’da seyyar destancılar vardı. Acıklı ölümleri manzum bir biçimde destanlaştırıp, bir kağıda bastırır , mahalle aralarında, bağıra- bağıra, ağıt söyleyip satarlardı. Bu olay destanlaştı mı? Bilemiyorum.

 

Askeri bir uçak mahallemize düştü

 

25 Temmuz 1957’de, Bursa'da askeri bir uçak, Kırcaali Mahallesi üzerine, Şirin Sokak ile Fırın Sokak’ın kesiştiği köşe binaya düştü. Haşal ailesinden, çevreden, uçak personelinden insanlar hayatlarını kaybettiler, bazıları yaralandılar. Kazada 15 kişi öldü, 19 kişi yaralandı. Dönemin Başbakan’ı Adnan Menderes’in olay yerine geldiğini, kaza alanında mahiyeti ile inceleme yaptıklarını ve uçak enkazını görmüştüm. Bir yakınım bize, Merinos’un bahçesinde, şehit pilotun naaşını ve pilot koltuğunu gördüğünü söylemişti.

 

1958’de Bursa Kapalı Çarşı yandı. O yangından hatıranda neler kaldı?

 

24 Ağustos 1958’te Bursa Kapalı Çarşısı yandı. Hanlar ve çarşılar büyük zarar gördüler. Ben bir çocuk olarak, endişe ve büyük korkuyla yangını izledim. Pazar günü öğleyi biraz geçe, Kapalı Çarşı’nın doğu kısmında, Ulucami’nin kuzeyinde bulunan bir kitapçı dükkanında, cilt yapımı için kullanılan gazocağının devrilmesi sonucu yangın çıkmış. Dumanlar, Bursa semasını kaplamıştı. Yanan kumaşların kokusu genzimi yakmıştı. Şehreküstü’de, Mantıcı Camii’nin altı boş alandı. Orada bulunan vatandaşlar, hanlardan kurtardıkları eşyaların bir kısmını o alana taşıyorlardı. Bir şahıs, kumaş toplarını dumanı tüterken alana getirdi. Açık alanda kumaşlar harladı. Mahalleli zorlukla ateşi söndürdü, yangının kendi evlerine sıçramasını önledi. İlçe ve İstanbul İtfaiyeleri de söndürme çalışmalarına katıldı. Yangın, doğuda Cumhuriyet Caddesi’ne gelince söndürülebildi.

 

Sonraki günlerde, büyüklerimle yangın yerini dolaşmış, felaketin büyüklüğünü yakından görmüştüm. Bu yangında, ipekli kumaş mağazası, havlucu dükkanı, kavaf, tuhafiyeci, kuyumcu, tornacı, mobilyacı vb. toplam bin 500’e yakın işyeri yandı. Tarihi hanlar ve çarşılar, 1960 yılında aslına uygun olarak yeniden onarıldı.

 

Yeni Yoğurt Hali’ni ve yerine yaptırılan Yeni Dükkânları hatırlıyor musunuz?

 

Evet. Demirtaşpaşa Metro İstasyonu ve güneyindeki park alanında, Yeni Yoğurt Hali olarak bilinen bir hal vardı, yıktırıldı. Yerine Yeni Dükkanlar yapıldı. Bursa Hali, İnönü Caddesi’ne paralel olarak kurulmuştu, önceleri derme-çatma barakalardan oluşmaktaydı. Halk arasında Yeni Yoğurt Hali olarak adlandırıldı. Burada sonraki yıllarda, betonarme dükkanlar biçiminde, birbirlerine bitişik 18 dükkanlı sebze-meyve hali kurulmuştu.

 

Belleğimde, bu hal ile ilgili iki hatıra var. Biri, benden üç yaş büyük halaoğlu Mustafa ile hale gelir, at arabasından köfünlere karpuz indirir, kabzımala yardımcı olur, 5-10 kuruş harçlık çıkarırdık. Diğeri, bir gün yengemle, bir yakınımıza misafirliğe giderken, dikkatsizlikle bu halin önündeki bir elektrik direğine başımı çarpmış, gözlerimde şimşek çakmıştı. Acıdan, alnımı elimle tuta-tuta gideceğimiz yere varmıştık. Vurulan kısım şişmişti. Orada yengem, ekmek çiğneyip, şişin üzerine sıvamış, üzerine de yemeni bağlamıştı... O direk, Mudanya Treni’nin işlevini sona erdirmesi sonrasında, raylarının sökülmesinden sonra geriye kalan direklerden biriymiş.

 

Yoğurt Hali, şehrin büyümesi sonucu 1958'de yetersiz hale gelince, yeni bir sebze ve meyve haline ihtiyaç duyulmaya başlanmıştı. Zafer Mahallesi'nde, yeni Büyükşehir Belediyesi binalarının olduğu yerde, Yeni Hal yapıldı, Bursalı kabzımallar yeni yerlerine taşındılar.

 

1959’de, Yoğurt Hali’nden boşalan dükkanların yerine, sağlı-sollu onlarca yeni betonarme işyerleri yapıldı; burası, Kapalıçarşı yangını sonrası mağdur durumda kalan, çoğunluğunu bıçakçı esnafının teşkil ettiği, minare alemcisi, bakırcı, demirci, sobacı, tüccar, terzi…gibi esnaf ve zanaatkarlara tahsis edildi. Buraya, Yeni Dükkanlar dendi. Devrin başbakanı Adnan Menderes tarafından açılışı yapılmıştı.

 

Burada, Esnaflar Derneği’nin bir salonu mevcuttu. Ölçü ve tartı aletlerinin kontrollerinin yapıldığı belediyeye ait bir büro, bir ekmek, bir de Aziz Ağa’nın pide fırınları vardı. Zaman zaman pide fırınından cantık alır, orada yerdim. Bazen de eve götürürdüm. Yeni dükkanlar esnafı, 2005’ te Bursaray B etabı çalışmalarına başlanıncaya kadar, burada faaliyet gösterdiler.

 

Son olarak ne söylemek istersiniz?

 

Çocukluğumda, Bursa’da trafik denen olay yoktu. En uzun mesafe, Emirsultan- Çekirge arasıydı, yürüyerek bir saatte almak mümkündü. İşe, okula, çarşı-pazara yayan gidip-gelinebilinirdi; servis olayı yoktu. Örneğin, çalışanları Mollarap'tan, Merinos Fabrikası'na yürüyerek gidip-gelirdi. Acelesi olanlar, fayton denilen atlı arabalarla yolculuk yaparlardı. Onların da lüksleri vardı. Landon denilenlerini zengin kesim kullanırdı. Bilhassa düğün arabası olarak ilgi görürlerdi.. Yük taşımak için de at arabaları mevcuttu. Onların durakları vardı; şimdiki otobüs, minibüs ve taksi durakları gibi.

 

Belediye Otobüs İşletmesi, Orhangazi Parkı yanında, alt geçitteki, Belediye Sanat Galerisi’nin bulunduğu yerde 1945’te kurulmuş. İlk zamanlarda personeli ve araçları azmış. 1960’lar-70’lere kadar ancak yaygınlaştı, yeni hatlar açıldı ve yeni otobüsler seferlere kondu. Minibüs ve taksiler de öyle, önceleri birkaç yerde durak oluştu, yıllar içinde yaygınlaştı. Çocukluğumda, motorlu taşıtların yolcuları azdı. Bilhassa geceleri yolcu bulmakta zorlanırlardı.

 

Nilüfer Deresi ve büyüklü küçüklü diğer akarsular, Pilot Sanayi ve fabrikalar kuruluncaya kadar berraktı. Dereler, göller ve denizler balık kaynardı. Hıdrellez, doğayla kucaklaşmanın başlangıcı olurdu. Tatillerde, şehir yakınlarındaki Değirmenlikızık, Fidyekızık, Pınarbaşı, Atıcılar, Hürriyet… gibi mesire alanlarında insan yoğunluğu görülürdü. Aileler, arkadaş grupları yiyecek içeceklerini alıp, mesire yerlerine giderler, doyasıya eğlenirlerdi. 1963’te kurulan Teferikle Uludağ’a gidip gelinirdi. Sarıalan’da çadırlar kurulur, yaz tatilleri değerlendirilirdi.

 

Pınarbaşı mesire alanı, dini bayramlarda üç-dört gün panayır yeri gibi olurdu. Atlı karınca, döner dolap, yüksek platformda dönen, zincirle bağlantılı salıncaklar çocukların, gençlerin ilgi alanlarıydı. Çadır tiyatrolarını gençler tercih ederlerdi. Silindirik platformda, duvara tırmanarak yükselen motosiklet gösterisini, adrenalin tutkunları tercih ederlerdi. Sözde balık kızı çadırı da ilgi görürdü.

 

Seyyar köfte, simit ve poğaça satıcıları, turşucu, tatlıcı, muhallebici esnafı da iyi alış-veriş yaparlardı. Birileri de, her zaman olduğu gibi şans talih oyunlarından nemalanırlardı, terlemeden para kazanmak isteyenlerin dikkatlerini çekecek tezgahlar hazırlardı.

 

Nüfus az olduğundan, Bursalılar genellikle birbirlerini tanırlardı. Örneğin, Atatürk Caddesi’nde, Postane- Setbaşı/ Mahfel arası volta atardık. Birçok kişiyi o caddede turlarken görürdük, selamlaşır, ayaküstü konuşurduk.

 

Arkadaşlık, komşuluk ve hısım akrabalık ilişkileri samimiydi, candandı. Kapı önlerinde kadınlar oturur, muhabbeti koyulaştırırlardı. Erkekler kahvehanelerde buluşur, çay içerler, oyun oynarlar, heyecanlı sohbetler ederlerdi. Mahalleye bir yabancı gelse dikkat çekerdi. Birkaç kez aynı yerden geçse, kimdir, necidir diye soruşturulurdu. Uzun kış geceleri, ikramlı sohbetler yapılır, doyasıya eğlenilirdi.

 

Çocukluğumun Bursa’sını çok özlüyorum. Böyle bir Bursa'ya özlem duyulmaz mı?

 

 

 

 


İlgili Haberler
left
right
 
 
3 Haziran 2018 Pazar 15:50
 
 
(0 Yorum Yapıldı)Yorumlar
<p>Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.</p>
 
Bu Kategorideki Diğer Haberler
 
 
 
Röportajlar
Geri İleri
 
 
Yazarlar
Yazarlar RSS Beslemesi
 
 
Anket
Bursa'nın marka değeri sizce hangisi?
Uludağ
Yeşil Türbe
Ulu Cami
Muradiye Külliyesi
Cumalıkızık
Kaplıcalar
Emir Sultan
Karagöz ile Hacivat
Kapalıçarşı ve Hanlar
Bursaspor
 
 
 
 
 
 
Arşiv
 
 
Kurumsal

İçerik

Haberler

Yerel Yönetim

Teknoloji

Yukarı Çık