Ana Sayfa » RÖPORTAJLAR » Eski Bursa’dan, vefalı dostları özlüyorum...

Eski Bursa’dan, vefalı dostları özlüyorum...

Dr. Galip Uzunca, zamanının en iyi eğitimini almış, Bursa’mızın tanınan sevilen doktorlarından. İlerleyen yaşına rağmen halen en büyük tutkusu şiir yazmak. Bestelenen güfteleri de var. Kendisinden eski Bursa’yı, şiirlerini ve anılarını dinledik. Çok ilginç şeyler anlattı, duygulandı...

 
 
Eski Bursa’dan, vefalı dostları özlüyorum...

-Doktor Galip Uzunca’yı tanıyabilir miyiz?

1922 yılında Bursa’nın Çekirge beldesinde doğdum. Çekirge İlkokulu’nu bitirdikten sonra, Çelebi Mehmet lisesi Birinci Erkek Ortaokulu’na devam ettim. Aslında ilk önce birincisi yoktu. İkincisi kurulunca burası birincisi diye anılır olmuştu. Yani Çelebi Mehmet Ortaokulu’nda okudum. Altıdan yedinci sınıfa geçerken ailevi nedenlerle Yunuseli Köyü’ne gittik. İki sene Yunuseli Köyü’nde kaldım, okuyamadım. Sonra Allah nasip etti, tekrar okula gelip yedinci sınıfı okudum. Gene aynı erkek ortaokuluna devam ederken milli meccani, yani parasız yatılı okuma imtihanını kazanarak, okula devam ettim. Bir yıl orada okuduktan sonra, Haydarpaşa Lisesi’ne, oradan sonra da tıp fakültesine gittim. Ardından ihtisas yaptım. İhtisastan sonra burs imtihanını kazandım, Fransa’da Sorbonne Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin eğitim hastanesinde staj gördüm. İşte Galip Uzunca.

-Galip Uzunca denince akla doktorluğunuzun yanı sıra şiirleriniz geliyor. Şiirlerinizden bazıları, güfte olarak bestelendi. Nasıl başladınız şiir yazmaya?

1967 yılında Paris’teyken “Paris’ten Selam” diye bir şiir yazdım. İlk şiirimi böyle yazdım, ondan sonraki de “Vatan Hasreti” diye bir şiirdi. Bir tane daha vardı.

-Kaç kitabınız var?

15 kitap var. İlk kitabımı 1993’te çıkardım. Son kitabımı da 2013’te. 20 senede 15 kitap. 16. kitabım yolda.

-Bursa’yla ilgili soru soracağım şimdi de. Eski yıllarda Bursa nasıl bir şehirdi? İsterseniz, ilk önce Çekirge semtiyle başlayalım…

Bilindiği üzere Çekirge banyolarıyla meşhurdur. Sultan Murat Han’ın yattığı tarihsel ve kutsal bir mekandır. Çekirge Bitinyalılar devrinde 15-16 haneymiş ve evlerin hepsi banyolu yer olduğu için Bitinyalıların üst kademelerindekileri gelip, 15-20 gün kalırlarmış. Ancak Orhan Gazi Bursa’yı fethettikten sonra, kenti doğuya doğru genişletmek istiyor. Eşi, yani Sultan Murat’ın annesi Nilüfer (Holofira) Hatun ise, oğlu Murat’a Çekirge’nin ihya edilmesini empoze ediyor. Ve Çekirge, Çekirge oluyor. Sultan Murat zamanında 400 haneli, 4 camili, dört mahalle halinde Bursa’nın en güzel yeri olduğu yazılı tarih kitaplarında.

-Sizin çocukluğunuzun Çekirge’si nasıldı?

Çocukluğumun Çekirgesi asude, sakin herkes birbirini tanır, birbirini sayar, yabancı diye bir şey bilmezdik. Dediğim gibi herkes birbirine aşina idi. Bize babalarımız öyle terbiye vermişlerdi. Bir yaşlı geçerken dururduk, onlar geçsin biz ondan sonra geçelim diye. Mesela şehir otobüsü vardı. Eskiden çok yoktu tabii, yarım saatte bir geçerdi. Otobüslere yaşlı birisi bindiği zaman hemen kalkar yer verirdik. Biz bunu fazilet telakki ederdik. Çekirge’de evlerde herkesin bir merkebi yani bir eşeği vardı. Otomobil yoktu, bizler bu hayvanlarla pazara gider gelirdik. Ben bahçeye giderken öğretmeni gördüm mü eşekten aşağı iner, ceketimin önünü ilikler, selam verirdim ve sonra tekrar eşeğe binerdim. Böyleydik biz.

-Müzeyyen Senar ile okul arkadaşı mısınız?

Biz, Müzeyyen Senar’la Çekirge’de aynı ilkokulda okuduk. Çocukluğumuz beraber geçti. Beraber oynardık. Uludağ yamaçlarında birlikte hayvan otlattık. Benim ineğim, onun keçisi vardı. Güzel günlerimiz geçti onunla. Sesi daha çocukluğunda güzeldi. O günlerle ilgili şiir de yazdım ben.

-Daha mı güzeldi o günler?

Bilmiyorum belki bize güzel geliyordu. Ama bugünkü medeniyet yoktu. Mesela Paris’te bir sene kaldım. Rahmetli karımla görüşemedim. Şimdi torunum Amerika’da, internetten her akşam konuşuyor, görüşüyoruz. Fen çok ilerledi şimdi. Ancak ananeler değişti. Terazinin saygı sevgi kefesi ağırdı o yıllarda. Kefeler değişti şimdi. Fen kefesi ağır basıyor.

-Gemlik’e at arabalarıyla gidilip gelinirmiş…

Evet Gemlik’e at arabalarıyla gidilip gelinirdi. Sonra Bursa-İstanbul arasında ulaşım zordu. Çokçası Mudanya’dan denizden gidilirdi. Eğer daha eskiyi isterseniz anlatayım…

-Memnun oluruz…

İlkokuldayken dedem bana derdi ki; “Evladım biz ikinci boylardanız”. Ne demek dede birinci, ikinci boy, diye sorardım ben de. “Yavrum birinci boylar asıl Türkler, Orhan Gazi zamanında gelenler. Biz Sultan Murat zamanında geldik, ikinci boylardanız” derdi hayıflanarak.

Bursa Mudanya arası ormanlıkmış dedemin gençliğinde. Bursa’dan Mudanya’ya, affedersiniz Mısır merkepleriyle giderlermiş. Daha kuvvetliymiş bunlar. Bir grupmuş, 30 kişilik bir arkadaş grubuymuş bunlar. Bursa’dan Mudanya’ya bu 30 kişilik grup müşteri almaya giderlermiş. Burada merkeplere binerlermiş. Tepedevrent’te yani yarı yolda merkeplerden inerlermiş, dinlendirmek için. Çift merkeple giderlermiş birine kendileri, birine müşteriler binermiş. Merkeple İstanbul’dan gelen bir yolcu alıp getirirlermiş, hak geçmesin diye de merkepler yolda değiştirilirmiş. Ta ki 1886’da tren yolu yapılıyor. Abdülhamit’ten önceki padişah anlaşma yapıyor.

Diyordu ki dedem; Bursa - Mudanya arasındaki ormana öyle bir kar yağarmış ki, 2 ay kalırmış. 2-3 metre kalınlığında. Padişahla anlaşma yapmışlar. Ormanları kesilecek, trene yakıt sağlanacak ve arazi tarla haline gelecek, halk da istifade edecek. Bu şekilde Bursa-Mudanya yolu açılmış. Dedemin anlattığına göre canlı geyik yarışı olurmuş, Bursa-Mudanya arasında.

-Canlı geyik avı yarışı nasılmış?

Kar 2 - 2,5 metre. Geyik bir ağacın dibinde mahsur kalıyor. Nefes alıp verdiği için, ağacın etrafında küçük bir yerde karlar eriyor. Etrafında 2,5 metre kar derinliği var. Geyik esir gibi. Dedemler o zamanki mahallenin gençleriyle ip merdivenlerle ekip halinde özel geyik avına çıkarlarmış. İp merdivenleri atarlarmış o çukura iki kişi inermiş aşağıya geyik çıkarırlar. Kışın kahveye giderek şu kadar, bu kadar geyik çıkardım diye birbirilerine latifede bulunurlarmış. Onlar için övünç payesi olurmuş. Dedem anlatırdı bunları.

-Bursa-Mudanya arasındaki treni kaldırmak hata imiş…

Ben 1960’larda Paris’teyim. Bir ara Bordo şehrine gittim. Bordo’nun Bordolez diye bir kazası var. Deniz kıyısında, 35 kilometre. Bursa - Mudanya benzeri aşağı yukarı. Orada biz 8-9 asistan arkadaş trene binmiştik. “Yahu bu tren Bursa’daki tren” dedim. Arkadaşlar güldüler, nasıl olur dediler. Paris’te treni yapan şirket iki sene sonra yanlış hatırlamıyorsam Paris’te 1884 bize de 1886’da, iki sene farkla tren vagonlarını yapan aynı şirketmiş. Pierre’in ansiklopedik malumatından sonra bana hak verdiler. Bordo’da Bordolez arasında bir otoban vardır, altı şeritli, üç gidiş üç dönüş. Ondan sonra Garon nehri vardı en geniş ve büyük gemiler Bordolez’den, Bordo’ya girip çıkar. Yani bir bakıma deniz kıyısı gibidir. Buna rağmen adamlar treni kaldırmıyor, kaldırmadılar, hala var orada, biz kaldırdık. Ne akıla hizmet ettik bilmiyorum.

-Bu trenle yolculuğunuzda ilginç bir anınız var mı?

Aaa tabi, tabi efendim. İlginç olayım şu: Bazen çok ağır gider diyorlar, ama 5 - 6 vagon İstanbul tramvayları gibi bayağı gider yani. 9 adet istasyon vardı. İnmesi binmesi 1,5 - 2 saat sürerdi. Ama bazen 14 -15 vagon takarlardı. Hatta 16 vagonlu gördüm. 16 vagon takıldığı zaman ağır giderdi. Tepedevrent’te atlayıp bir karpuz koparıp binebilirdik. Ama bunlar istisnai zamanlarda olurdu, her zaman değil. Aslında bayağı hızlı giderdi, 5 - 6 vagon olduğu zamanlarda. Valla hoştu: Neden kaldırdılar, nasıl kaldırdılar bilmiyorum.

-Setbaşı-Postane arasında yürüyüş yaptınız mı siz de?

Evet tabi. Orada gezer tozar, tekrar tekrar defalarca yürürdük o yolda. Hasbihâller yapardık, münakaşalar ederdik. Oranın aramızdaki adı seyyar kahvehaneydi. Çok güzel günlerdi.

-Eski yılların Bursa’sından neleri özlüyorsunuz?

En çok, vefalı dostları… Bakın ben size bir şey söyleyeyim. 1965 yılında, Bursa’da muayenehane için kat alıyorum, 100 bin liraya anlaşma yaptık. İsim vermeyeyim, o günkü şartlarda yüzde 7 harç yatıyor. Bu yüzde 7’lik harcın yüzde 4’ünü ev sahibi verecek, yüzde 3’ünü alıcı verecek. Adam dedi ki, ben yüz bin lirayı tam isterim. Bende para yok. Sonra bir hastam geldi. Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın, ismi Kamil Haksayan. Kamil Haksayan; “Yahu sen ev alıyormuşsun, para buldun mu paran tamam mı” derken, ben hık mık yaptım, bana 5 bin lira verdi. “Al elinde bulunsun” dedi. Ben hemen reçete kağıdına yazı yazdım. ‘Kamil Haksayan’dan ihtiyacımı gidermek için, ödemek şartıyla 5 bin lira aldım. Adam okudu kağıdı; “Doktor yazısı da pek güzelmiş” dedi. Yırttı attı kağıdı. O zamanlar çok güven, vefa vardı.

-Günümüz Bursa’sını nasıl buluyorsunuz?

Şimdiki Bursa kalabalık, yetmiş iki buçuk millet var. Bir telaş içerisinde eski küçük evler bitti, sobalı dönem bitti, kaloriferler başladı. Kombiler rahatlık, istediğim zaman yakıyorum, istediğim zaman söndürüyorum. Telefonlar var, internet var, modern hayat başladı. Avrupa standartlarına uygun yaşıyoruz. Ama biraz vefa kalmadı galiba. Yoksa, ben mi öyle düşünüyorum.

-Bir de Nazım Hikmet ile ilgili konuşalım. Birlikte nasıl anılarınız var? Nerede görüşüyordunuz kendisiyle?

1942’de tanıdım ben Nazım Hikmet’i. 72 sene evvel yani. O zamanlar Nazım Hikmet terakkicilerin başıydı. Vatan haini denirdi, herkes konuşmaktan kaçınırdı.

Bir hikayesini anlatayım isterseniz; 1942 yılının temmuz ayında lise mezunu olarak tıbbiyeye girmek için imtihanlara hazırlanıyorum. Çekirge’den Uludağ’a giderken Yıldız Oteli var, biliyorsunuz. Yıldız Oteli’nin karşında da Servinaz Oteli bulunuyordu. Biraz virane olan bu oteli dayım işletirdi. Ben de dayımın yanında otel katipliği yapardım. Dayım yaşlı olduğu için oteli ben idare ederdim. Zaten küçük bir oteldi. O zamanlar daha çok küçük oteller vardı. Çelik Palas’tan başka büyük otel yoktu. Hatta, Çelik Palas’ın müze olan kısmı vardı, öteki kısmı sonradan yapıldı. Bir gün bir fayton durdu kapıda. Faytondan 38 - 40 yaşlarında bir hanım, 17-18 yaşlarında bir kız, 10-11 yaşlarında bir oğlan çocuğu, bir de 3-4 yaşlarında bir kız indiler. ”Kim bakıyor buraya?” diye sordu bayan. Ben bakıyorum dedim. “Ben Şadiye hanımın akrabasıyım. Şadiye hanımı çağır buraya” dedi. Şadiye Hanım dayımın kayınvalidesi, ama anti parantez söyleyeyim aradan yıllar geçti, ben hekim oldum, Şadiye hanımın küçük kızıyla evlendim. Şadiye Hanım benim de kayınvalidem oldu. Dayım da bacanağım. Şadiye Hanım geldi; “Aaa kızım Piraye hoş geldin.” “Hoş bulduk Şadiye Hanım” dedi. Bunlarda bir ağlaşma kucaklaşma, kızılca kıyamet koptu sanki. Ama kapıda duruyorlar içeri girmiyorlar. “Oda var mı?” Diye sordular. “Var” dedim. Caddeye bakan 4 numaralı oda boştu ve güzel bir odaydı. Odayı verdik. Eşyaları garson taşıdı. Kız gitti anahtarı getireyim dedi. Piraye Hanım’la müstakbel kayınvalide otel kapısının önünde konuşuyorlar, içeri bir türlü girmiyorlar. Meğer Nazım’ı bekliyorlarmış. Derken bir otomobil içinden kıvırcık saçlı, mavi gözlü, hakikaten yakışıklı bir adam indi. Yanında da bir jandarma. Yalnız jandarmanın omzunda mavzer yoktu. Ama ceketinin altında tabancası var mı, yok mu bilmem! Görünüşte silahsızdı. Adam yanımıza geldi. “Ben Nazım” dedi. Kayınvalidemin elini öptü. Sonra da karı koca yukarı çıkıyorlardı “Durun” dedim. Kapıdan çıkınca sol tarafta bitişikte yazıhane, bitişiğinde kahve ocağı var o bölümdeyiz. O günkü şartlarda evlenme cüzdanı şusu, busu olmazsa otelde yer verilmezdi, gidip alayım dedi. Piraye çıktı yukarıya evlenme cüzdanını aldı geldi yazıhaneye. Ben doldurdum fişi imzaladım. Bunlar odasına çıktı. 5 dakika mı geçti, 10 dakika mı geçti, iki tane sivil polis damladı. Ben onları tanıyorum, o sivil polislerin asıl görevleri Çekirge’deki otelleri kontrol etmek. Büyük bir kişi geldiğinde hürmet etmeye zemin sağlamak. Mesela Talat Paşa’nın karısı gelmişti. Ardından hemen polisler de geldiler. ‘Bu Talat Paşa’nın karısı dediler. Aman dikkat et.’ Dönelim yine Nazım’a. Ondan sonra iki polis daha geldi. Benim adım katip efendi, Galip efendiydi. Yazıhanenin yanındaki kahve ocağına soktular beni. Kahveciye; “Kapat kapıyı” dediler. Sonra bana; “Oğlum ayağını denk al. Bu Nazım çok tehlikeli bir adam. Bunun çok yakın dostu harbiye talebesi olunca hapse atmışlar. Bak tıbbiyeye hazırlanıyorsun, başına bir iş gelir aman konuşma” dediler. Nasıl konuşmayayım, adam müşterim, o zamanlar cep telefonları yok ki. Telefonla biri arandığı zaman yazıhaneye çağırıyoruz, nasıl konuşmayayım dedim. “Siyasi tehlikeli ilişkilere girme. Özellikle fotoğraf çektirme” dediler. Konuşurduk, görüşürdük, ama ben hep bahane arardım. Telefon etmeye falan gidince, hep Nazım’la muhabbetti yarıda keserdim.

Polisler hiç ayrılmıyor. 15 gün kaldılar. 15 gün polisler geldi. 15 gün Nazım jandarmayla geldi ama, bir şey nazarımı dikkatimi çekti. Nazım 15 günde 15 ayrı jandarmayla geldi. Her gün başka bir jandarma verdiler.

-Neden?

Şundan herhalde; aynı jandarmayla temas ederse, komünistliği aşılar diye, vallahi böyleydi. Her gelişte beni çekerlerdi yazıhaneye “Aman yavrum dikkat et” diye uyarırlardı beni. Ben diken üstünde konuşurdum Nazım’la.

-Daha başka neler oldu?

Herkes Nazım’dan kaçıyordu, kimse selam vermiyordu. Nazım mikrop gibiydi sanki! 15 gün geçti bunlar gitti. Dayım bana dedi ki; “Oğlum bu adam gelirse ve de Piraye midir, Miraye mi, ben akraba, makraba dinlemem, benim kayınvalidemle kardeş çocuğu ama, sakın bunları bir daha otele alma” dedi. Polis bir taraftan geliyor, jandarma bir taraftan geliyor. “Servinaz Oteli’ni, Topbaşlar ailesi komple kapattılar” dedim. Nazım’la Piraye’yi aldım, Mahmudiye Oteli’ne götürdüm. Bu mesele 1943’te oluyor. Aradan bir sene mi, iki sene mi geçti bilemeyeceğim. Bir gün müstakbel kayınvalidem geldi. Şadiye Hanım Teyzem; “Galip dedi, Nazım’ın yaptığı haltı biliyor musun?” “Yoo” dedim. “Piraye’yi aldatmış” dedi. “Teyzesinin kızıyla hapishanede aşk hayatı yaşamış, ya öyleymiş. Piraye Bursa’ya geldi hapishaneye gitmiş. Piraye’yi hapishaneden dışarı atmışlar.” “Sen nereden biliyorsun?” dedim. “Dün bana geldi Piraye, ağladı, ağladı gitti. Boşanma davası açacakmış” dedi. Bir daha da görünmedim. İşte bu, bana anlattıkları. Yazdığım bir şiirde o günlerden bahsettim.

-Yaşama dair ne mesaj vermek istersiniz?

Valla çalışmak, dürüst olmak. İkisinin beraber yürümesi lazım. Memleketin yükselmesi için bunlar şart. Beraberinde vefa da lazım. Bu da tuzu biberi.

Çok teşekkür ederiz.

 

GÜZELİM ÇEKİRGE

Bugün şöyle bir geçtim Çekirge bayırından

Küçüklüğümdeki o harika çayırından

Kalmamış hiçbir eser hoş yeşil sarayından

Her yer tarümar olmuş güzelim Çekirge’de.

 

Yeşil bağlar bahçeler hepsi de talan olmuş

Eski çayırlar beton yığınlarıyla dolmuş

Güller de gülşenler de perişan olup solmuş

Her yer tarümar olmuş güzelim Çekirge’de.

 

Hani o koştuğumuz zümrüt renkli yamaçlar

Hani kuş sesleriyle dilşad olan ağaçlar

Gördüm ki dolmuş hayli betonlarla kıraçlar

Her yer tarümar olmuş güzelim Çekirge’de.

 

Yine de bir tanemsin sen nadide ülkesin

Şirin termallerinle nazenin bir beldesin

Ceddimin aşiyanıyla tarihi simgesin

Doğduğum-doyduğum o güzelim Çekirge’de.

 (Dr. Galip Uzunca, Gönülden Nağmeler)

 

 

 

 

 

  

    

      

 

                                          

 
 
28 Aralık 2014 Pazar 19:59
 
 
(1 Yorum Yapıldı)Yorumlar
<p>Saim saranlı</p> <p>2016-11-09 08:02:33</p> <p>Rabbim sağlıklı uzun ömürler versin inşallah Seni daima seveceğim amca...</p>
 
Bu Kategorideki Diğer Haberler
 
 
 
Röportajlar
Geri İleri
 
 
Yazarlar
Yazarlar RSS Beslemesi
 
 
Anket
Bursa'nın marka değeri sizce hangisi?
Uludağ
Yeşil Türbe
Ulu Cami
Muradiye Külliyesi
Cumalıkızık
Kaplıcalar
Emir Sultan
Karagöz ile Hacivat
Kapalıçarşı ve Hanlar
Bursaspor
 
 
 
 
 
Arşiv
 
 
Kurumsal

İçerik

Haberler

Yerel Yönetim

Teknoloji

Yukarı Çık