Ana Sayfa » TURİZM » Gönlümüzü bıraktığımız topraklar

Gönlümüzü bıraktığımız topraklar

Makedonya çok kültürlü bir ülke. Başkent Üsküp’te Vardar nehri üzerindeki taş köprü, şehri Müslüman ve Hıristiyan olarak ikiye ayırıyor. Osmanlı’nın izleri her yerde han, hamam, külliye, cami, çeşme, bedestenlerle görülüyor. Buradaki Türklerin en büyük çabası bu izleri korumak. En büyük destek anavatan gördükleri Türkiye’den, Bursa’dan geliyor.

 
 
Gönlümüzü bıraktığımız topraklar

Makedonya çok kültürlü bir ülke. Başkent Üsküp’te Vardar nehri üzerindeki taş köprü, şehri Müslüman ve Hıristiyan olarak ikiye ayırıyor. Osmanlı’nın izleri her yerde han, hamam, külliye, cami, çeşme, bedestenlerle görülüyor. Buradaki Türklerin en büyük çabası bu izleri korumak. En büyük destek anavatan gördükleri Türkiye’den, Bursa’dan geliyor.

Gittiğimiz diğer kentlerden Kalkandelen’de Müslüman Arnavut nüfus yoğun. Burası aynı zamanda ünlü Harabati Tekkesi ile Bektaşi merkezi konumunda. Ohrid ve Struga’da Türk nüfus ve Türkçe bilen yok denecek kadar azalmış. ‘Balkanların incisi’ denen Ohrid Gölü’nden hakikaten inci çıkarılıyor. Struga ters akan Kara Drim nehriyle meşhur.

 

İki farklı kent, iki farklı kültür:

ÜSKÜP

Büyükşehir Belediyesi’nin organizasyonuyla Evlad-ı Fatihan yurdu, ecdad yadigarı Makedonya’dayız.

Üsküp Havaalanı’na iner inmez saatlerimizi bir saat geri aldık. Hava sıcaklığı tahminlerimizin ötesinde.

Yemyeşil doğası, buz gibi kaynak suları, nazlı nazlı akan ırmakları, han, hamam, külliye, çeşme ve camileriyle Osmanlı’dan bize kalan miras.

Üsküp’ün ortasındaki taş köprü, şehri ortadan ikiye ayırıyor.

Bir tarafta Hıristiyan Makedonların yaşadığı çok katlı binaları, modern alışveriş merkezleri, kafeler, barlar, diskolar, heykeller, meydanlar ve kalabalık…

Diğer tarafta Müslüman etnisitenin yaşadığı, 40 yıl önce Türk zanaatkarlarla dolu olan, şimdilerde nispeten boşalmış, daha çok Arnavut esnafın bulunduğu parke taşlı eski Türk çarşısı, daha çok kuyumcu ve gelinlikçi dükkanları, Osmanlı eserleri, Türkçe konuşan insanlar, bedestenler, satıcılar, büfeler, kahvehaneler, kasketli adamlar, daha kapalı kadınlar…

Vardar Nehri kıyısında ağaçlıklı yürüyüş ve bisiklet yolları var. Buradaki caddeler Nişantaşı benzeri. Orada tanıştığım, Kiril Üniversitesi’nde Diş Hekimliği öğrenimi gören Bursalı Ebru Odabaşı, rehberliğimizi yaptı. Birlikte şehir turu attık. Ramstore adlı büyük alışveriş merkezi var.
Vardar’ın sol yakasındaki eski Üsküp’te her şey bizi hatırlatıyor, sanki Bursa’da, Eminönü’nde ya da Şam’dayız. Oysa ki Üsküp’teyiz. Yani Skopje’de.

İki farklı kent, iki farklı kültür.

Küçük bir ülke, ama büyük bir tarihi içinde barındıran kültüre ev sahipliği yapıyor.

Son üç yılda oldukça değişen bir görüntüye sahip.

Yunanlılarla aralarında tartışmaya neden olan devasa İskender heykelini Üsküp meydanına kondurmuşlar. Meydanın ismi Osmanlı döneminde Gazi Menteş, Sırplar zamanında Kral Alexander, Yugoslavya döneminde Tito, 1991’den beri de Makedonya Meydanı.

Burası halkın buluşma noktası ve turistlerin uğrak yeri.

Metrelerce yükseklikteki heykel, asker ve arslan figürleriyle öylesine şaşalı ki, bunun nedeni Osmanlı eserlerini gölgede bırakarak yeni Makedonya’nın öne çıkarılma isteğiymiş. Yine Şar dağlarının zirvesine kondurulan haç da, buraların hakimi biziz mesajı veriyor. Bu manzaraya karşılık, bizim minareler de, ellerini semaya açmışçasına o denli uzun yapılmış.

Büyükşehir Belediyesi, Osmanlı zamanından kalma eserleri yerinde görmek, eksikleri ve ihtiyaçları tespit, restorasyon başlangıçları ve sünnet şöleni için oradaydı. En büyük isteğimiz bu izlerin yenilenerek ayakta kalması.

Üsküp kale alanında düzenlenen organizasyonla 250 çocuk sünnet ettirildi. Halk oyunları ve havai fişek gösterileriyle çocuklar ve aileleri, yaşamları boyunca hatırlayacakları saatler geçirdiler.

Camiler, okullar ziyaret edildi. Rufai Dergahı’nın ve Gazi Baba Türbesi’nin restorasyonu başlatıldı. Her gittiğimiz yerde Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe’ye, buraya yaptığı hizmetlerinden dolayı takdir ve teşekkür edildi. Yıllar önce atılan adımlar meyvesini veriyor, gençlerin, ailelerin ilgisi, memnuniyeti artıyordu. Yeşeren birer filizdi hepsi.

Her gidilen yerde anılan isimler Recep Tayip Erdoğan’dı, Türkiye’ydi, Bursa ve Recep Altepe idi. Türkiye'yi yanlarında görmek oradakiler için büyük güven ve güç unsuru.

Müslümanların güçlenmesini istemeyen ve Osmanlı’nın izlerinin silinip yok olması arzusu taşıyan Hıristiyan Makedonlara karşı iyi bir birlikti oluşan.

Makedonya’da üç gün geçirmek, inanç, tarih ve kültürde birleşmek oldukça duygu doluydu, ben ve heyette yer alan birçok kişi için.

Makedonya’nın başkenti Üsküp, 2014 turizm yılına hazırlanıyor. Elinizi sallasanız heykele çarpıyorsunuz. Bu işi biraz fazlaca abartmışlar. Ancak İskender heykeli ve meydanlarına diyecek yok doğrusu! Hele de akşam olup da, klasik müzik yayın eşliğinde, ışık oyunları arasından heykelin üzerinden fışkıran sular muazzam bir tablo oluşturuyor. İşte meydan, işte heykel!

Hem işsizlik nedeniyle, hem de komünizmden kalma bir alışkanlık olarak kafe kültürü oluşmuş, nezih ve konforlu kafeler, restoranlar, şık, güzel ve bakımlı insanlarla dolu.

Cumartesi akşamlarını ise tamamen eğlenceye ayırmış Makedon halk. Bar, taverna, kulüp ve diskolarda eğlence doludizgin.

Üsküp’e gidip de Üsküp köftesi, Arnavut böreği, Arnavut biberi, güveçte kuru fasulye yemeden dönmek olmaz. Kapan Han ve Sulu Han’daki restoranlar en lezzetlilerini yapıyor.

Makedonya’dan iki önemli tanıdığımız var...

Biri ilk şiirlerini Vardar nehri kenarında yazan Yahya Kemal, diğeri baba tarafından Debre bölgesi Kocacık köyü kökenli Mustafa Kemal.

Bir de Rahibe Teresa’nın Üsküplü olduğunu öğrendik. Hatta heykelini yapmışlar, evi de müze olmuş.

Ayrılırken gönlümde silinmeyecek bir iz bıraktı Üsküp.

Bu duyguyu en iyi Yahya Kemal’in dizeleri anlatıyor…
”Kalbimde bir hayali kalıp kaybolan şehir,
Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir.
Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene,
Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene.”

 

*************

 

Bektaşi merkezi: KALKANDELEN

Şar dağlarının eteğinde kurulu şehir; Müslüman Arnavut-Türk, Alevi ve Bektaşi geleneklerinin harmanlandığı bir yerleşim yeri.

Vardar Ovası’nın tam üzerinde kurulmuş. Az ilerisi Kosova. Şar Dağı, doğal bir sınır gibi. Burası da diğer kentler Gostivar ve Debre gibi, Arnavut-Türk Müslüman nüfusun yoğun olduğu bir yerleşim yeri.

Şehirde bizi ilk Alaca Camii karşıladı. Bütün ihtişamıyla karşımızdaydı. 6 asırlık tarihi cami, mimarisi ve süslemeleri ile Osmanlı dönemini yansıtan benzersiz Türk eserlerinden biri. Çok ince bir süsleme sanatı var. Bu özelliğiyle dünyada tek olan boyalı caminin içi ve dışı, adeta bir çeyiz gibi, nakış nakış işlenmiş.

Kalkandelen’deki turumuzun ikinci durağı, Harabati Baba tekkesi oldu. Şehrin biraz dışında, Şar dağlarının eteğinde, geniş bir arazi üzerinde kurulu. Yapı bir külliye özelliğinde. Makedonya, Kosova ve Arnavutluk’ta oldukça etkin konumdaki Bektaşilere ait. Tekkenin tahta kapısı, yüksek duvarlı girişi bile etkileyici. Kapıdan içeri girdiğimizde, soldaki ilk binada, savaş zamanından kalma kurşun delikleri dikkati çekiyor. Tekke, Malatyalı Harabati Baba tarafından Hacı Bektaş Pirevi’nin postnişinlerinden Sersem Ali Dedebaba’nın makam türbesi üzerine kurulmuş. Külliyeye dönüştüren ise Harabati Baba imiş. Burada her gün 70 kişi üç öğün yemek yer, misafir evinde yolcular üç gün konaklarmış. Camisi, kervansarayı ve semahanesi var. Duvarlar Hz. Ali resimleriyle süslü.

Ziyaretimiz sırasında konuştuğumuz tekkenin dervişi, Balkanlara hizmetlerini duyduğu Başkan Recep Altepe’den, geçen yıl çıkan yangında harap olan ve eskiyen yapılarının yenilenmesi için tekkeye destek istedi.

Bu da gösteriyor ki, Türkiye’nin, Bursa’nın ve hükümetin dış politikasının etki alanı oldukça genişlemiş.

 

*************

 

Rufai Dergahı ve Gazi Baba Türbesi

Rufailik, Mevlevilik ve Bektaşilikle bağları olan 14. yüzyılda Anadolu’da varlık göstermiş. Fetihlerle birlikte Balkanlar’a yayılmış. Üsküp’te yok olmaya yüz tutmuş Rufai Tekkesi, Büyükşehir Belediyesi’nin aracılığıyla restore ettiriliyor. Bahçe içindeki tek katlı yapılardan oluşan tekkede, hem odalarda hem de bahçede sandukalar ve mezarlar var. Şeyhler ve eşleri gömülüymüş. Yahya Kemal Beyatlı’nın hocası olan Şeyh Saadettin’in de burada yattığını öğrendik.

Aynı gün yapılan törenle, günümüze çok az kalıntıları ulaşan Gazi Baba Türbesi’nin de restorasyonu başlatıldı.

Büyükşehir Belediyesi Üsküp'te bugüne kadar; Hatuncuk, Arasta, Kebir Mehmet Çelebi, İshak Paşa camileri ile İsabey Camii Haziresi ve Yiğit Paşa Mezarı restorasyonu gibi çok sayıda tarihi ve kültürel miras projesi üzerinde çalıştı.

 

*************

 

Balkanların incisi: OHRİD

Üsküp’e otobüsle 3 saat mesafede, Ohrid Gölü’nün doğu kıyısında, Makedonya’nın şirin ve çok güzel bir şehri.

Kiril alfabesinin doğduyu yer olan Ohrid, turizm açısından çok popüler bir yer. Küçük bir şehir olmasına rağmen, çok sayıda kilise bulunuyor.

Ohrid şehri ve Ohrid Gölü, aynı zamanda UNESCO tarafından doğal ve kültürel dünya miras listesi içine alınmış. Dünyada hem doğal hem de kültürel olarak dünya mirasında yer alan sadece 28 alan bulunuyor. 

Ohrid’deki gezintimiz ilk önce göl kenarında oldu. Göl çok temiz. Hatta dünyada en berrak suya sahip ilk dört gölden biriymiş. Denizden 700 metre yüksekte, 286 metreyle de Avrupa’nın da en derin gölü.

İskele’den denize girenlere rastlıyorsunuz. Tekne turları yapılıyor. Sahil kenarında çok sayıda ekonomik otel ve pansiyon var.

Osmanlı’dan kalma birçok eser mevcut. Kale, han, hamam…

Eski bir Türk şehri, ancak şu an çat pat Türkçe bilen bile sayılı kişi bulabiliyorsunuz.

Yine, göl kıyısında yılın her gününe ait 365 tane kilise yapılmış, ancak günümüze 40 kadarı gelebilmiş.

Hareketli şehir merkezindeki hediyelik eşya dükkanları, genellikle Ohrid Gölü’nden çıkarılan inci ve sedeften yapılmış takı ürünleri üzerine.

“Mavi inci” diyen Makedonların en önemli tatil merkezi konumundaki Ohrid, Bodrum ve Marmaris’i anımsatan gece eğlence hayatıyla da ünlü. Bence görülmesi gereken bir yer.

 

*************

 

Nehri tersine akan şehir: STRUGA

Ohrid’e yarım saatlik mesafede. Struga’nın da meşhur Ohrid Gölü’ne kıyısı var. Şehrin ortasından Ohrid’in fazla sularının oluşturduğu Kara Drim ırmağı geçiyor.

Balkanlar’da suları tersine akan tek ırmak Drim’miş. Akıntıya karşı köprüden atlayıp yüzenler, eğlenenler hoş görüntü oluşturuyor.

Etraftaki dağların rengi de suya vurunca, zümrüt yeşili akan pırıl pırıl sular harikulade görünüyor.

Aynen Eskişehir’deki Porsuk nehri kenarına benzettim. Nehir boyunca sağlı sollu kafeler, restoranlar, gündüz ve gece ışıl ışıl görüntüsüyle hoş bir ambiyans oluşturuyor. Şehir merkezi burada da hareketli.

Bir zamanlar Osmanlı topraklarında olan bu şehir, günümüzde şiir festivaliyle ünlü. Biz oradayken de şiir akşamları vardı. Oluşturulan şiir parkına, her yıl birinci olan şair fidan dikiyormuş. Sanat, edebiyat, doğa, turizm merkezi.

“Kako Struga, nema druga” yani, Struga gibisi yok.

 

Son Söz…

Balkanların bu bölgesi, görülmeye değer güzellik ve özelliklere sahip. Oralarda yaşayan soydaşlarımızla ilişkilerimizi daha da güçlendirmeliyiz. En çok eğitim alanında destek gerekiyor. Kimliğimizi korumak için din ve dil konusunu geliştirmemiz lazım. Bizi bir tutacak, güçlü kılacak öğeler de bunlar zaten. Ticari ve kültürel işbirliklerinin artması çok önemli. Bölgeye yapılacak her hizmet kıymetli. Bursa Büyükşehir Belediyesi ve TİKA’nın ciddi çalışmaları, Bursa ve İstanbul’da yaşayan Balkan kökenli hayırsever işadamlarının gayreti var. Bu vesileyle emeği geçenleri kutluyor, herkese buraları görmelerini öneriyoruz.

Yeşi Bursa Dergisi / Sayı 1-Kasım 2012

İlgili Haberler
left
right
 
 
1 Ocak 2015 Perşembe 16:13
 
 
(0 Yorum Yapıldı)Yorumlar
<p>Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.</p>
 
Bu Kategorideki Diğer Haberler
 
 
 
Röportajlar
Geri İleri
 
 
Yazarlar
Yazarlar RSS Beslemesi
 
 
Anket
Bursa'nın marka değeri sizce hangisi?
Uludağ
Yeşil Türbe
Ulu Cami
Muradiye Külliyesi
Cumalıkızık
Kaplıcalar
Emir Sultan
Karagöz ile Hacivat
Kapalıçarşı ve Hanlar
Bursaspor
 
 
 
 
 
Arşiv
 
 
Kurumsal

İçerik

Haberler

Yerel Yönetim

Teknoloji

Yukarı Çık