Ana Sayfa » RÖPORTAJLAR » MİRZAOBA KÖYÜNDE BİR KİTAP KURDU: NEVZAT ŞALGAM

MİRZAOBA KÖYÜNDE BİR KİTAP KURDU: NEVZAT ŞALGAM

 
 
MİRZAOBA KÖYÜNDE BİR KİTAP KURDU: 
NEVZAT ŞALGAM

Mudanya’nın Mirzaoba köyünü görmek üzere 16 Ağustos günü birkaç arkadaşla birlikte geziye çıktık. Köy, Mudanya tepelerinin güneye bakan yamaçlarında kurulu.. İlçe merkezine 16 km. uzaklıkta bulunuyor. Köy evleri, adeta yeşillikler içine gömülmüş gibi. Yemyeşil bir doğası var. Burası, 185 – 200 hanenin yaşadığı orta büyüklükte bir yerleşim yeri. 800 dolayında nüfusa sahip.

Köy halkının ataları, Orta Asya’dan Horasan’a, oradan Urfa yöresine ve daha sonra da su kenarlarına, yaylalara kona kona Bursa civarına gelmişler. Köyün, 1315 ile 1320 yılları arasında kurulmuş olduğu sanılıyor. O yıllarda Bizans’ın Prusa’ya (Bursa) gönderdiği yardım malzemeleri, Kapanca ve Tirilye limanlarından kervanlarla Kite’ye (Ürünlü) ve Bursa’ya ulaştırılıyormuş. İşte bunu önlemek için; kervan yolunun geçtiği Barabali Boğazı yakınlarına; Osman Gazi tarafından Kayı Boyu’nun Karakeçili Yörüklerinden Mirza Bey reisliğindeki bir oba yerleştiriliyor. Emrine de kılıçlı kalkanlı elli çerinin verildiği söylenir. Bunlar Bizanslıları buradan Bursa tarafına geçirmiyorlar. Açıkçası ileri karakol görevi yapıyorlar bu dağ başında. (Kuzeybatıda Boğaz’ın öbür yakasındaki Kaymakoba köyü de diğer kardeş tarafından aynı neden, aynı amaçla kurulmuş.) Bu Boğaz’daki ‘Ayazma’ denilen yerden her derde deva olabilecek nitelikte şifalı bir su çıkıyor. Papazini denilen yerde de bir dönem ‘aforoz’ edilen papazların yaşadığı ve birtakım değerli ikonları burada sakladıkları da söylenceler arasında. Köy meydanında tarihi bir caminin minaresi, gelenleri selamlar gibi tek başına ayakta duruyor. Hemen yanı başında da bir ‘Şehitler ve Gaziler Anıtı’ var.

Köyde bugün bir düğün vardı. Gelin alayının geçişini izledik bir süre. O arada bu güzel köyde; bir kitap kurdu ile karşılaştık. Yüzlerce hatta binlerce kitap okuduğundan bahsetti. Klâsik eserlerden pasajlar okudu bize. Evinde 100’den fazla kitabı bulunduğunu söyledi. Bunda ne var diyeceksiniz belki de ama, tahsilinin ilkokul mezunu olduğunu öğrenince şaşırdık! Köylerde alışık olmadığımız bir durumla karşılaşmıştık. Anlattıkları ilgimizi çekti. Evini görüp kendisiyle röportaj yapmak istediğimizi söyledik. Kabul etti ve evine gitmek üzere yürüyüşe geçtik. Bir yandan da köyünü tanıtmaya çalışıyordu bize. Yolda giderken kafamızda sorular hazırladık. Üniversite mezunlarına dahi örnek olacak nitelikteki yaşamının ilginç yönlerini sizlerle paylaşacağız. Böyle insanlar bir elin parmakları kadar azdır köylerde. Olağanüstü bir durum bu. Dolu dolu bir yaşam.. Birkaç kitap dolduracak kadar bilgi birikimi var kendisinde. Gizli kalmış bir bilgi hazinesine ulaştığımızı anlıyoruz konuşmalarından. 63 yaşında olmasına karşın daha genç ve dinç gösteriyor fiziki yapısı.

Köyün güneyine düşen zeytinlikler içindeki mütevazı evine vardığımızda kimseler yoktu ortalıkta. Ağustos sıcağı altında küçük balkona oturduk. Deniz yönündeki tepeler üzerinden püfür püfür bir yel esiyor. Bahçedeki rüzgârgülleri fıldır fıldır dönüyor. Ağustos böceklerinin cırıltısı arasında biraz soluklanıyoruz. Yapıp getirdiği çaylarımızı yudumlarken söyleşimize geçiyoruz...

 

Röportaj: Hüseyin GENÇ-Cafer AK

 

-Önce sizi ve ailenizi tanıyalım. Nevzat Şalgam kimdir?

-Hoş geldiniz sefa geldiniz. Babamın adı Hasan, anneminki Aliye.Babam1917, annem 1926 doğumlu. İkisi de hakkın rahmetine kavuştular. Babamın hafızası çok güçlüydü. Duyduğu, gördüğü bir şeyi kolay kolay unutmazdı. Hatice adındaki anneannem, Çepni köyünden buraya gelin gelmiş. Anne tarafım altı kardeştir. Ben,1952 doğumluyum ve fakir ailemin yaşayan 3. çocuğuyum. 1944 doğumlu olan büyük kardeşimiz çocuk yaşta ölmüş. Dindar bir ailede yaşadım. Haramı helali bilirim. Hak hukuk gözetirim.1972 yılının 3 Şubat’ında evlendim. Hiç unutmam, o gün şiddetli bir kış vardı. Hava çok soğuktu. Eşim bu köyden. Ayhan, Şahsanem ve Gülnihal adlarında 3 çocuğumuz oldu. O yıllardaki imkansızlıklar ve ulaşım zorluğu nedeniyle onları üst okullarda okutamadım. Şimdi bunlardan yedi torunum var. Bu yıl bir tanesi üniversiteye gidecek. Hepsinin de üniversiteyi okumalarını arzu ediyorum. Bir kardeşim okuyup mühendis oldu. Galvanizli çelik konusunda uzman. Ailemizin uzun bir soyağacını hazırladım. Hayatımda hiç içki içmedim dolayısıyla sarhoş da olmadım. Hocamızın izinli olduğu bazı zamanlarda camide imamlık da yaptım. Kendi kendime Osmanlıca yazısını öğrendim. Bak, Osmanlıca yazılmış şu kitaptan size Orhan Veli’nin ‘İstanbul’u Dinliyorum Gözlerim Kapalı’ şiirini okuyayım isterseniz.

 

-O’nu röportajın sonunda dinleyelim isterseniz…

-Tamam. Öyle olsun. Kitap okumayı çok severim. Resim yaparım. Ustalık, marangozluk, ufak tefek tamirat işlerinden de anlarım. Ahşaptan çocuk oyuncakları yaparım.

Atatürk’ü çok seven bir insanım. Her şeyimizi ona borçlu olduğumuza inanıyorum.

Atatürk, İnönü, Rauf Orbay, Refet Bele ve A. Fuat Cebesoy, Kurtuluş Savaşı’nın en takdir ettiğim ‘beşi bir yerde’ kumandanlarıdır. Ne yapsak, onlara olan borcumuzu ödeyemeyiz.

 

-Çocukluğunuz nasıl geçti?

-Çocukluğumda yaşadıklarımdan hatırımda kalanları sonradan yazıya geçirdim. Beni, o yaşlarda en çok etkileyen şey, annemin sık sık hasta olması. Kalp rahatsızlığı vardı. Onun bu durumuna çok üzülüyordum. Bir de çocukluğumda vücudumda ‘isilik’ dediğimiz sivilceler çıkmıştı. Annem babam beni ‘Ayazma’ dediğimiz suyun kaynağına götürdüler ve burada tortulaşıp biriken krem kıvamındaki tortu çamurunu bedenimin her yanına sürdüler ve bir süre bekledikten sonra da maşrapaya doldurdukları suyu tepemden aşağı dökerek beni bir güzel yıkadılar. Ondan sonra rahatsızlığım geçti. Tarla – bahçe işlerinde de aileme yardım ederdim. Koyun – keçi güttüğüm de oldu. Kaydırak ve ‘Muka’ dediğimiz oyunları oynardık. Oyunlara başlarken bir tekerleme söylerdik ve bu çok hoşuma giderdi. Anımsadığım kadarıyla o tekerleme şöyleydi:

‘Tekerlek mekerlek..

Çivi mivi..

Yastık yustuk..

Kamalara bastık..

Biz bu oyundan çıktık..

Bir tık.. İki tık.. Üç tık..

Bir de; kendi kendime bir oyun yarattım. Battaniyeyi saha yapıp üzerine iki takımın futbolcularını dizerdim. Oyunculara adlar verirdim. Bilyelerle oynardım ben bu futbol oyununu. 4 – 2 - 4 sistemini uygulardım. Sonradan ben bu oyunu ‘langırt’ oyununa benzettim.

 

-Köyünüzün şimdiki çocukları da böyle oyunlar oynuyorlar mı?

-Ne gezeer.. Onların el telefonları var.

 

-Okul yaşamınız nasıldı? Unutamadığınız öğretmenleriniz var mıydı? Biraz da onlardan bahsedelim…

Köyümüzün okul çağındaki çocukları bir aralar kar kış, yağmur çamur demeden her gün 3 km. yürüyerek Dereköy’ün okuluna giderdi. O köyün çocukları bizimkilere rahat vermezlerdi. Bizi taşlayıp dururlardı. Kavga da oluyordu bazen. Nedense bizi istemiyorlardı. Mektebin Bacaları’ türküsünü duydukça hayıflanırdım. 1940’lı yıllarda köyümüzün çocuklarını eğitmenler okuturmuş.1959’da köyümüze yeni okul yapımına başlandı. 1960 – 1961’de buradaki okula başladım. Normal okul çağı yaşımızdan biraz büyüktük. İlk öğretmenimiz, Nuriye Kırlılar adlı bir bayandı. Daha sonraları Hüseyin Tomruk ve Muharrem Pire adlı öğretmenler geldi. Ben resim yapmayı Muharrem Bey’den öğrendim. Kendisi sonradan büyük bir ressam oldu. Şimdi Ankara’da yaşıyor. Bize yaptırdığı ilk resim anne ve yavru leylekti. Kurşun kalemle yaptım. Daha sonraları renkli kalem kullandım. Bir kâğıt parçasını yuvarlayarak sulu boya fırçası yaptımsa da olmadı. Sonra eşeğin kuyruğundan bir tutam kıl keserek fırça yaptım kendime. Çok resim çizdim. Evimin duvarlarında asılı olan da var, bir kutuda sakladıklarım da. Yaptığım bir Kaymakoba manzarası resmi, o köyün kahvesinde asılı duruyor. Yağlı boya resim yapmadım. Ona elim alışmadı nedense.

 

-Okuma zevki nasıl başladı? Bir eve kitap girmesi nasıl bir şey? Duymuşsundur belki de, Almanya’da çalışan birisi köyüne dönünce çok para harcayarak büyük, görkemli bir ev yaptırmış kendine. İçini de döşettikten birkaç ay sonra, köyün öğretmenini evini göstermeye götürmüş. Evi görüp dışarı çıkınca, bu Almanyalı, öğretmene; ‘Evimi nasıl buldun? diye sormuş. O da hiç beğenmedim, ahır gibi’ diye yanıt vermiş Almanyalı bozulup şaşırmış! ‘Ama nasıl olur, ben buna bir sürü para harcadım, en pahalı eşyalarla donattım üstelik. Sen, nasıl oluyor da beğenmezsin? Neden, neresini beğenmedin? Diye sorunca da öğretmen cevabı yapıştırıyor. Bu evde bir tane kitap yok. Onun için burası adeta bir ahır gibi bence. Ev dediğin yerde hiç olmazsa birkaç kitap olur, demiş. Bu durumu nasıl değerlendirirsin?

-Ben çok kitap okudum. Yüzlerce. Belki de binlerce, tam bilemiyorum. Yerli ve yabancı yazarların eserlerini zevk alarak okudum. Çoğu da ezberimde. Tabii ki önce masal ve öykülerle başladım bu işe. Biraz önce bahsettiğim erkek öğretmenler var ya, onlar camide bulunan küçük bir odayı kütüphane yaptılar 1963 yılında. İçini kitaplarla doldurdular. Yerli, yabancı eserler.. Yakup Kadri’nin Yaban romanını okudum o yıllarda. Dostoyevski’nin ‘Ecinniler’ romanı bile vardı kitaplıkta. Daha sonraki yıllarda; Victor Hugo’nun ‘Sefiller’ romanını okudum. Bundan çok etkilendiğimi söylemeliyim. Halâ hafızamdadır. Sefiller’i okuyan bir insan kimseye kötülük edemez. Çok etkileyici. Son paragrafı hep ezberimde olmuştur. Böyle pek çok klâsik eser okudum. Saymakla bitmez. Her biri ayrı bir derya. Evet, o olayda öğretmen haklı. Her evde birkaç bir kaç kitap olmalı. Yoksa ahırdan ne farkı kalır ki!

 

-İlk okuduğunuz büyük yabancı eseri anımsıyor musunuz?

-John Steinbeck’in ‘Gazap Üzamleri’ adlı romanı. Çok etkilendim.

 

-Okuduğun dünya klasiklerinden birkaçının adını sayabilir misin bize?

-Çok var. Hangisini söyleyeyim. Gogol’un Ölü Canlar’ı, Tolstoy’un Anna Karanina’sı, Dostoyevski’nin Ezilenler’i, Maksim Gorki’nin Ana’sı, Puşkin’in bazı eserleri ile Kamelyalı Kadın, Rüzgârlı Tepe gibi eserleri okudum.. Şu anda aklıma geliverenler bunlar. Ben Atatürk’ün ‘Nutuk’ kitabını da okudum. Kur’an-ı Kerim’i de birkaç kez hatim ettim. Müslümanlığı da iyi bilirim. Başkalarına çok kitap verdim. Birçoğu geri dönmedi. Bir kısmını kendim dağıttım. Şu anda elimde kalan 100 kadar kitabım var. Ben kitapları yıldızlara değerlendiririm.

 

-Nasıl yani?

-Okuduğum kitabın, beni etkileme derecesine göre 1’den 3’e kadar üzerine yıldız koyarım. İki kez üç kez okuduğum kitaplar da var. Bazen yatarken, özellikle eski baskılı kitapları elime alır, koklayarak uyurum. Bundan haz alırım. Kitaplar benim en iyi dostlarım.

 

-Kitap okumak dışında, boş vakitlerinizde ne gibi etkinliklerde bulunuyorsunuz?

-Söyledim ya.. Vakit bulursam resim yapıyorum. Şiir yazıyorum. Türk san’at müziği ve klâsik müzik dinlemeyi severim. Emel Sayın ve Zülfü Livaneli’nin seslerini ve şarkılarını beğenirim.

 

-Ünlü yazarımız Çetin Altan; ‘Ne zaman ki köylülerimizin evlerinde de kitaplıklar olacak, ne zamanki şiir yazmayı becerecekler, saz, keman, piyano çalmayı öğrenecekler, işte o zaman köylülükten ve geri kalmışlıktan kurtulup modernleşmiş bir toplum olacağız’ demişti bir tarihte. Bu tanıma göre; bu özellikler sizde büyük ölçüde var. Bu durumda; size ‘modern köylü’ diyebilir miyiz?

-O artık sizin takdiriniz. Dedim ya ben, kendi kendime Osmanlıca öğrendim. Kitabeler ve kitaplardan yazılar okudum. İlginç bir rüya görsem kalkıp yazarım hemen. Keman çalmayı çok istedim ama olmadı. Bir öğretici bulamadım. Böyle işte. Bizim insanımız bilgi sahibi olmadan fikir yürütür. Kulaktan dolma, yalan yanlış bilgisiyle dini, siyaseti, sporu en iyi kendisinin bildiğini sanır! Böyle tipler çoktur çevremizde. Şu şiiri gördüğüm bir rüya üzerine yatağımdan kalkıp yazdım. Meyhane bilmem, içki içmem ama, böyle bir şiir çıktı ortaya.

Viranhane

Köhne bir meyhanedeyim yine bu akşam.

Yorgun saçlarım dağınık, derbeder.

Bir kadın oturdu loş ışıklarla aydınlanan masama.

Elinde şarap kadehi, terler içinde.

İri siyah gözleri yaşlı, elinde sümbül, dolgun dudak.

Dudaklarında bir şarkı.

Ey deniz kokulu kadın, gel seninle birlikte çıkalım buradan.

Gidelim bizim köhne viraneye.

Çıktık oradan birlikte yürüdük.

Islak kaldırımlar, yarı aydınlık..

Terli gür siyah saçları kolumun üzerinde.

Ara sıra esen rüzgâr yürümemizi zorlaştırıyor.

Birlikte geçtik, arnavut kaldırımlı boş sokaklardan.

Vardık bizim köhne viraneye.

 

-Sizce, okumuş cahil olur mu?

-Olur elbette. Okulu bitirdikten sonra kitabı defteri bir kenara atan insan bildiklerini de unutur. Üniversite bitirmişlerden de böyleleri çok. Bazıları da tek yönlü okur. Her fikri her düşünceyi anlayıp incelemek lâzım. Araştırıcı olmalı. Öğrenme ömür boyu sürmeli bence. Aydın insan, okuduğunu anlayan ve çevresini de aydınlatan kimsedir.

 

-Atatürkçülük ne demektir sizce?

Bağımsızlıktır. Özgürlüğü yaşamaktır. Karanlıktan aydınlığa çıkıştır. İslâmiyettir. Esaret altında bulunanların hallerini görüyoruz! Belki biraz garip gelecek ama eskiden köylülerimiz daha aydın ve özgür düşünceliydi. Safsatalara pek inanmazlardı. Şimdi… Hadi gerisini söylemeyeyim. Anlayan anlar.

 

-Tarihe meraklı mısınız?

-Evet.. Hem de çok. Tarih kitapları okumayı severim. Tarihi eserleri korumaya çalışırım. Köyümüzün eski camisi yıkılırken, engel olup minaresini yıktırmadım. Şimdi köy meydanında duruyor. Eski çeşmemiz vardı. Resmini de yapmıştım. O da yıkıldı. Engel olamadım. Başka yere yeni bir çeşme yaptılar ama tarih gitti.

 

-Çok isteyip de yapamadığınız bir şey oldu mu? Üniversitede okusaydınız ne olmak isterdiniz?

-Öğretmen olup çevremi, insanları bilgilendirmek isterdim. Bu istek bende bir ukde olarak kaldı. Torunlarımdan birinin öğretmen olmasını çok isterim. Benim duygusal yönüm biraz ağır basar. Güzel bir şiir, güzel bir yazı, güzel bir kitap okuyunca hislenirim. Hele biri vardı, bir roman kahramanı kız, ona aşıktım. O kitabı her okuduğumda ağlardım. Annem görür takılırdı; ‘Oğlum yine mi o gavur kızına ağlıyorsun?’ derdi. Yüksek okula gidebilseydim belki büyük bir yazar olabilirdim!

 

-Köyde, çevrede senin gibi böyle çok kitap okuyan, san’atçı ruhlu başka kimseler var mı?

-Bildiğim kadarıyla yok. Benim gibi olmak isteyenler vardır ama, böyle şeyler sadece istemekle olmuyor. Biraz yetenek ve gayret de gerekli. Kendini bu işe vermek lazım. Her gün düşünce harmanı kurması gerekir beyninde.

 

-Örnek bir şiirinizi okur musunuz?

-Torunum için yazdığım bir şiirimden birkaç satırını seslendireyim.

Ah Kübra’m!.

Seni ne kadar çok sevdiğimi,

Nasıl anlatayım bilemiyorum!

Seni yağmur sonrası toprağın kokusunu,

Sararmış buğdayın başak kokusunu,

Sevdiğim kadar seviyorum...

Seni anneni sevdiğimden bile çok seviyorum.

Sana doyamıyorum!.

Devamı var ama bu kadarla yetineyim.

 

-Nazım Hikmet’le ilgili bir anınız varmış…

-Benim anneannem yakınımızdaki Çepni köyünden. Konuşmamıza başlarken de söylemiştim adı Hatice. Orada yaşayan Halil Cengiz adında bir dayım vardı. Sülale adından dolayı Madana Halil derlerdi kendisine. 1940’lı yıllarda bir gün bu dayım; bir iş için gittiği Hançerli köyünden dönerken atlı birkaç kişiyle karşılaşmış. Bunlar dayımı hakir görerek, atlarını onun üstüne sürüyorlar. Çiğneyip ezmek istiyorlar. Vurup dövüyorlar. O da cebindeki çakısını, çıkarıp birine saplayarak ölümüne sebep oluyor. Bu şahıs Işıklı köyünden Niyazi adında biriymiş. Ve sonra Bursa Hapishanesi’ne atıyorlar kendisini. Orada Nazım Hikmet’le karşılaşıyor. Büyük şairin, çok etkileyici bir görünüşü olduğunu söylerdi. Tanışıp ahbap oluyorlar. Nazım ona zanaat öğrenmesini öneriyor. O da; ‘Hayır ben böyle şeylerle uğraşmak istemiyorum. Ben oturup seni dinleyeceğim ve yolundan gideceğim’ diyor. Birçok kimseye zanaat, meslek öğretip yardım ettiğini anlatırdı. Zamanla ilişkileri ve arkadaşlıkları gelişiyor. Diğer mahkumlar gibi onu da koruyup kolluyor. O arada Seçköylü Balaban’la da tanışıyor. Dayım ondan; ‘İbram’ diye bahsederdi. Nazım, ona nasıl resim yapacağının tekniklerini öğretmiş. Nazım’ın gayreti ile sonunda bir ressam olup çıkıyor. Dayımın sonra idamı isteniyor ve nasıl oluyorsa hapishaneden kaçıyor. Mudanya dağlarında, Karacabey Boğazı taraflarında gizleniyor. 1947’de tahrikçilik yapıyor diye, bir kahveci tarafından tacize uğrayıp yaralanıyor. Sonra da şikayet üzerine Nazım Hikmet’in yetiştirmesi diye yakalanıp tutuklanıyor. Yedi yıl yatıktan sonra çıkıyor cezaevindin.

 

-Daha başka neler anlatırdı Nazım’la ilgili olarak.

-Avluya çıktıklarında, Nazım’la birlikte volta atarlarmış. Aklımda kaldığına göre şöyle bir şeyler söylerlermiş hep birlikte. ‘Musolini, Franko, Hitler, dünyanın altını üstüne getirenler sizsiniz, be it oğlu itler.’ Hem yürürlermiş hem de bu sözleri tekrarlar dururlarmış. Dayım sonraları bu sözleri dilinden düşürmedi. Balaban; ‘Şair Baba ve Damdakiler’ adlı kitabında bunlardan bahseder. Bende bu kitap var.

 

-Ezberinde Nazım’dan bir şiir var mı?

Memleketimden İnsan Manzaraları’ kitabındaki şiirlerini çok beğenirim. Bizi anlatıyor bunlar.. Sıradan insanları.. Aklımda çok kısa bir şiir var ama kimin olduğunu bilmiyorum. Şöyle:

‘İnsanlar içinde, insanlara hasret yaşamaktayım.

İnsanlar gelir insanlar gider.

Ben halâ insanlar içinde insan aramaktayım.’

Böyle bi şey.. Nazım’ın buna benzer dizeleri var ama, bu konuda emin değilim. Yazarını bilmiyorum.

Bir şiirden alındığı sanılan şu dizelerin de Nazım Hikmet’e ait olduğu söylenir.

“Bursalı kızlar!.

Bursalı kızlar!.

İpekli dokur Bursalı kızlar.

İpekli dokur, ipek gibi elleriyle..

Bir de Emekli Öğretmen Sait Alper dayım, bir soru üzerine O’nun mezar taşına yazılmasını istediği dizelerden bahsederdi. Doğru mu yanlış mı, bunu o da tam bilmiyor. Sözler şöyle:

“Batırırdı tırnaklarını kanayan yarasına.

Satmadı beyninin ışığını bir dilim ekmek parasına.”

 

-Çok güzel. Çok beğendim bu dizeleri. Peki eski eşyaları toplayarak, köyde bir etnografya evi veya odası kurmayı hiç düşündünüz mü? Bu eski kültür bizim köklerimiz. Bunlar yok olmamalı değil mi?

-Evet böyle bir düşüncem var. Yakın zamanda böyle bir işe girişmek niyetindeyim.

 

-27 Mayıs 1960 Devrimi’nin önde gelen generallerinden Cemâl Madanoğlu ile akrabalağınız ne derecede?

Onunla anne tarafından akrabayız. Halil dayımın lakabı ‘Madana’dır. Onun soyadı bundan geliyor. Onların sülalesi Sakarya’nın Akyazı ilçesinde yaşıyor. Onlarla biz aynı Yörük oymağından bölünme. Akrabalığımız böyle. Bu konu hakkında fazla bilgim yok. İlişkilerimiz çok azaldı. Arada sırada gidip gelenler oluyor.

 

-Başka neler söylemek istersiniz?

Biz zeytin budamaya toplu olarak tayfa halinde gider çalışırız. Anlayacağın kalabalık yani. Zeytinleri budarken, ben yanımdaki arkadaşlarıma okuduğum romanları anlatırdım. O nedenle, zeytin budayıcısı gençler hep benim etrafımda olmak isterlerdi. Mal sahibi kişi bu duruma öfkelenirdi. Ama sonradan o da alıştı. Çünkü bana yakın çalışanlar daha çok iş yapmaya başlamışlardı. Bir seferinde; üç gün boyunca ‘Sefiller’i anlattım ama bitiremedim. Sonunda ‘Jan Val Jan’ı (Jean Valjean) erken öldürüp anlatmayı bitirdim Çünkü iş o gün bitiyordu.

 

-Son sözleriniz nedir?

-Beni bir gün mutlaka arayıp bulacaklarını hissediyordum. Bu gerçekleşti. İnsanlara tavsiyem şudur: Kitap okuyun, resim yapın, müzik dinleyin. Bunlar insanı dinlendirir. Gelişmiş ülkeler, bu durumlarını çok kitap okumalarına borçlular bence. Modern toplum olmak istiyorsak; okuyacağız, çalışacağız. Okuyan insan gerçeği bulur. Tasarlama ve plânlama yapmasını becerir. Önce de söylediğim gibi; ondan bundan duyulan yalan yanlış bilgilerle din, siyaset ve spor konusunda ahkâm kesmekle bir yere varılmaz. Bir ülkenin kalkınması için sadece maddi kaynaklar yeterli olamaz. Zenginliğin san’atla da harmanlanması gerekir. Demokrasi, özgürlük, insan hakları böyle gelişir.

 

-Teşekkür ediyoruz. Aydın bir köylü olarak, insanların sizin yaşamınızdan dersler çıkarmasını diliyoruz.


İlgili Haberler
left
right
 
26 Eylül 2015 Cumartesi 22:08
 
 
(4 Yorum Yapıldı)Yorumlar
<p>Mehmet CELI K</p> <p>2016-03-21 12:09:46</p> <p>Nevzat Salgam, kendisini kultur ve sanatla yogurmus, zevkine varmis cok degerli ornek bir insan...</p> <p>mehmet fethi karsli</p> <p>2015-10-04 21:57:26</p> <p>MÜKEMMELSİN NEVZAT ŞALGAM, KÖYE BİR DAHA GELİŞİMDE, ETNOĞRAFİK MÜZE KURMA İŞİNİ GÖRÜŞÜP İCRAATA BAŞLAMAK HEDEFİMİZ OLSUN.. mehmet fethi karslı dz piyade teğmen ilk bölük komutanın. gözlerinden öperim.. </p> <p>kadirpalalar</p> <p>2015-10-02 18:30:13</p> <p>Aydın Köylü çok güzel bir kavram, bu modeli yaşatan köylülerimizi tanıtmak daha da güzel emeklerinize sağlık.</p> <p>Yeşil Bursa</p> <p>2015-10-06 21:01:54</p> <p>Teşekkür ederiz</p>
 
Bu Kategorideki Diğer Haberler
 
 
 
Röportajlar
Geri İleri
 
 
Yazarlar
Yazarlar RSS Beslemesi
 
 
Anket
Bursa'nın marka değeri sizce hangisi?
Uludağ
Yeşil Türbe
Ulu Cami
Muradiye Külliyesi
Cumalıkızık
Kaplıcalar
Emir Sultan
Karagöz ile Hacivat
Kapalıçarşı ve Hanlar
Bursaspor
 
 
 
 
 
Arşiv
 
 
Kurumsal

İçerik

Haberler

Yerel Yönetim

Teknoloji

Yukarı Çık